Ay: Şubat 2013

  • Profilo’dan Video İnfografik Vaka Analizi Çalışması

    Porfilo’nun bu çalışması için son zamanlarda gördüğüm en başarılı case study diyebilirim. Vakanın ele alınışı ve baştan sona bütün stratejiyi okuyabilmesi harika, üstüne bir de bütün bunların video infografik halinde sunuluşu tam da günümüzün beklentilerini karşılayacak türden. Profilo’nun 2003’ten 2012’ye kadar ki serüveninde yakaladığı başarıyı geçmişten gelen stratejilerinin sonucuna dayandırıyor oluşu, bu noktaya şans eseri gelmedik der nitelikte.

    Profilo’nun 10 yıllık gelişim sürecinin hangi kararlar ve stratejiler sonucunda şekillendiğini ve bu stratejilerin hangi analizler ve araştırma sonuçları baz alınarak ortaya çıktığını çok güzel görebiliyorsunuz. Yapılan tüketici araştırmaları ile müşterilerin Profilo markası algısı ve beyaz eşya seçiminde göstermiş olduğu satınalma davranışı net bir şekilde tespit edilerek Profilo’nun pazar konumlandırması çalışmaları, dağıtım ve bayi alt yapı çalışmalarının yeniden düzenlenmesi gibi sıfırdan diyebileceğimiz bir yapılandırma söz konusu olmuş.

    Endüstri mühendisliği öğrencileri başta olmak üzere, vaka analizi yarışmalarına hazırlanan arkadaşlar için de güzel bir örnek. Burada Profilo aslında kendi stratejilerini “bakın böyle düşündük ve tam da düşündüğümüz gibi gerçekleşti” tadında ve bunu reklamlaştırsa da bir streteji belirlekren kurulacak neden-sonuç ilişkisini görmek ve Profilo’nun pazardaki 12 marka arasında kendini ne şekilde konumlandırdığını dikkatle incelemenizi öneririm.

    Beyaz Eşya Sektörü pazar payı açısından Türkiye’nin ilk 5 markası: ArçelikBekoBoschAltus ve Profilo.

    Dayanıklı tüketim malları veya beyaz eşya sektöründe Profilo’unun son yıllardaki reklamlarıyla tüketicide yer den ilk algısının “Profilo dayanıklıdır.“, “Profilo uzun ömürlüdür, kolay kolay arıza çıkarmaz.” şeklinde dayanıklılığa vurgu yaptığını biliyoruz. Bu gözle incelediğinizde de hedeflenen müşteri kitlesi ve yaratılmak istenen marka algısının son derece uyuştuğunu görebilirsiniz.

    Son olarak, Profilo’nun son yıllarda dijitalde bir hayli aktif olduğu gözden kaçmamalı. Özellikle video infografik hazırlamak, viral videolar üretmek ve sosyal medyada adından sıkça söz ettirmek konusunda da son derece aktif bir marka. Anneler Günü’ne özel hazırlanan videolar serisinin son derece başarılı sonuçlar aldığını hatırlarsınız. 🙂  Yavrum seni like ettim, O tabak bitecek ve Profilo’dan yavrulara bayram hediyesi adlı videolar sosyal medyada büyük ses getirmişti.

  • Facebook Like Butonu Kullanım İstatistikleri

    Facebook’u Facebook yapan şey like butonu dersek yanlış olmaz. Buradan yola çıkarsak yaptığımız her bir beğenme eyleminin Facebook için maddi bir değeri olduğunu söyleyebiliriz. Beğenilen sayfa saysının artması amacıyla kullanıcıları yeni sayfa beğenmeye yönlendirmesi gibi uğraşlar Facebook’u mutlu edecek gelişmelerin başlangıcı olmuş oluyor. 😉

    Markaların, web sitelerinin “Like” butonunu sayfalarına koyması ve like butonun birer müşterisi olması da yine Facebook’un kitle kazanma yönünden hedeflediği gelişmeler. Günde ortalama 50 milyondan fazla sayfa beğeniliyor ve bu da saniyede 578 like demek oluyor. Sayfalarında like butonuna hala yer vermeyen siteler mi var derken,  bu oranın sadece %20’lerde olması şaşırtıcı. Yine de 125 milyonda fazla sitede like butonu var dersek bu kulağa daha dolgun gelecektir. Diğer siteler ise muhtemelen tarihin tozlu raflarında yer alıyor.

    Eğer Facebook’tan hoşlanmıyorsanız, web sitelerinizden like butonunu kaldırın ve Facebook’ta ölü taklidi yapın. 🙂

  • Türkiye’deki Facebook Kullanıcı Sayısı 32 Milyona Ulaştı

    Socialbakers bugün yayınladığı Türkiye’deki Facebook Sayfaları Raporu ile 2013’ün ilk verilerini paylaşmış oldu. Buna göre Ocak 2013 itibariyle Türkiye’deki Facebook kullanıcı sayısının ortalama 32 milyon olduğu bilgisini paylaşabiliriz.

    Türkiye’deki sayfaların performanslarını ölçen SocialBakers, 1-31 Ocak tarihleri arasınında gerçekleştirdiği analiz sonucunda sayfa performanslarını, takipçi sayısı ve etkileşim oranı gibi kriterlere göre ölçmekte. Aşağıdaki infografikte görebileceğiniz bu değerlere ek olarak Ocak ayı içerisindeki en popüler ilk 3 gönderiyi de öğrenmiş oluyoruz.

    Ocak ayının en popüler 3 gönderisi

    1. Yeni Rakı Yeni reklam Filmi: “Bi’i Büyük Hareket”

    2. Bukombin.com gönderisi

    3. Greenpeace Akdeniz’in sayfasında gönderdiği esprili bir o kadar da manidar “küresel ısınma” temalı gönderisi

    Raporda dikkatimi çeken konulardan biri, en fazla takipçisi olan sayfalar listesinde Turkcell ve Avea ilk iki sırayı alırken bir Turkcell markası olan gnctrkcll’in de ilk onda yer alıp 8. sırada yer alıyor olması. Burada mutlaka hem Turkcell hem de gnctrkcll sayfasında ortak takipçiler vardır ancak alt bir marka olan Gnctrkcell‘in Turkcell için ne kadar önemli olduğunu da görmüş oluyoruz. Öte yandan ilk 10’da Vodafone‘un olmaması da dikkat çekici.

  • Renklerin Psikolojisi ve Logolara Etkisi

    Tüketici alışkanlıklarımızın oluşmasında şüphesiz renklerin etkisi büyüktür. Hatta renkler satınalma alışkanlıklarımızda öyle etkilidir ki bazen aynı ürünü farklı ambalajdaki haliyle satınalma eğilimi içeriğine gireriz. Düşünün, Pepsi dendiğinde algımızda mavi bir kap içindeki kola olarak oluşurken, Coca Cola için aynı şey kırmızı olarak yer edinir…

    Marka ve ürünlerin rengi marka algısının sadece bir parçasını oluşturur. Markalar renkleri sadece ürünlerin ambalajında, giyiminde kullanmaz. En başından yaratmak istedikleri marka algısını tüketiciye işlemek için logolarında kullanmaya başlar. Yaratılmak istenen marka algısında renklere büyük görevler düşer. Şüphesizdir ki renkler insan ruhunda ve beyninde izler bırakır. Her rengin insan psikolojisi üzerindeki etkisi farklıdır ancak renkler için iyi ve kötü yoktur. Renkler duygunun elçileridir.

    Bugün dünyanın en büyük markaları logolarında gelişi güzel renkler kullanmamıştır. hepsi logonun oluşturulma sürecinde bilinçli olarak karar verilen renklerdir. Örneğin BP, petrolün çevreye zararlarının insanlar üzerindeki olumsuz etkisinin marka imajına bulaşmasından olabildiğince kaçınabilmek için logosunda sarı ve yeşili kullanmıştır. Yeşil tonları barışı, çevreyi, doğayı ve doğallığı temsil eder. Böylece BP’nin çevreci bir marka imajı olduğu akıllara yer etmesi istenir.

    Bugün bildiğiniz bütün petrol şirketlerini gözünüzün önüne getirin. Petrol Ofisi, Opet, Shell, BP, Total… Bu markalardan her birinin doğayla dost, çevreci bir yakıt ürünü çıkardığını düşünün. Bu ürünü en çok hangi markaya yakıştırırsınız? Bu ürünü almak istediğinizde aklınıza ilk olarak hangi şirket gelir? Bunun cevabı şüphesiz BP olacaktır. Hepsi algımızın bize bir oyunu. 🙂

    Aşağıdaki infografikte dünyanın en tanınmış markalarının logolarındaki renklerin marka imajıyla olan ilişkisi yakından inceleyebilirsiniz.  Belki biraz size abartılı gelebilir ancak şüphesiz renklerin üzerimizdeki etkisi, okuduğunuz burç yorumundan çok daha büyüktür. 🙂 Renklerin duyguları vardır ve bunu dikkate almayı unutmayın…

    renklerin-anlami

  • Türk Eğitim Sistemi, Üniversite ve Rektörlerin İçler Acısı Hali

    Türkiye gündeminde üniversitelerle ilgi aklımda kalan en son gelişmelerin neler olduğunu sordum. ODTÜ’deki olaylar ve akabinde diğer üniversitelerin iğrenç bir yalakalık kokan bildirileri ile rektörlerin yolsuzluk belgelerini ortaya çıkaran Red Hack grubunun zihnimde canlanması aslında her şeyi ortaya koyar nitelikte…

    Bir yanda maalesef, yöneticiliği sadece bir makama çıkmak olarak algılayan, gençliğini yaşayamamış köhne beyinlerle yönetilen bir ülke ve bir milli eğitim düzeni. Bugün ülkenin bağımsız olması gereken birçok biriminin gelip geçici insanlarca yönetilebileceği bir düzen mevcut. Hükümetler seçilir, gelir ve giderler. Ancak yaptıkları, onların bile taşıyamayacağı sorumluluklar taşır ve bunun sonrasında hiçbir şey olmamış gibi yaşamak artık mümkün olmaz. Bu nedenledir ki bir hükümet kafasına göre yargıya, hukuka, eğitim düzenine ve hatta bir üniversitenin rektörüne müdahale edemez, etmemeli.

    Öğrenci ve genç psikolojisini anlayamayan, özgürlüğün, demokrasinin ne olduğunu bilemeyen ve kendine güveni olmayan yöneticiler genç beyinlerin yer aldığı bir üniversite ortamına daha hiçbir şey yokken, günler öncesinde planlanan kararla toplumun huzurunu korumakla görevli polisi üniversitenin içine dolduruyorsa, bunun anlamı “biz öğrencilerin polise sataşmasını bekliyoruz, hatta istiyoruz” demektir. ODTÜ’deki olaylar maalesef bir yönetim yanlışının sonucudur. Bir güvenlik endişesi varsa güvenlik görevlileri bunun önlemini başka türlü almak zorundadırlar. Siz bir üniversiteye polisi dolduruyorsanız demek ki ülkenin genç, eğitimli aydın beyinlerine hesabını veremeyeceğiniz icraatlara imza atmışsınız demektir.  Bu hareketle daha başından, kim olursanız olun insanoğlunu tahrik edersiniz. Bunu bilemeyen, düşünemeyen insan psikolojisinden bir haber insanlar o koltuğa oturtuluyorsa amaç polis devlet olmaktır. Başka açıklaması yoktur bunun.

    Üniversitesini temsil edemeyen, tepeden inme rektörler ancak memur olarak o koltuğu ısıtırlar

    Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. Açık söyleyeyim 2006’dan beri bir YTÜ rektörünün toplum faydasına yönelik bir icraatı veya bir demeciyle medyada yer aldığını görmedim. Sadece YTÜ değil Türkiye’deki bu sistemle üniversitelerin ağzını açması zaten yürek isterken buna ancak ODTÜ gibi, öğrencisinden güç alabilen, öğrencisiyle bütünleşebilmiş ve üniversitenin ne demek olduğunun bilincine sahip öğretim görevlilerinin yer aldığı üniversiteler karşı koyabilirdi…

    Birçok üniversite hatta birçoğumuzun adını ilk defa duyduğu üniversitecikler bile ODTÜ rektörünü ve yönetimini, öğrencilerine sahip çıktığı (daha doğrusu polisi ve şiddete sahip çıkmadığı için) için ODTÜ’yü kınadıklarına dair açıklamalarda bulundu. 🙂 Aralarında Türkiye’nin önde gelen devlet üniversitelerinin de bu çirkinliğin içinde yer alması beni öyle üzdü ki ilk defa kendi üniversitemden utandığımı hissettim. Neyse ki Galatasaray Üniversitesi‘ndeki öğretim görevlilerinin imzalarla rektörlerinin aksine özgürce gerçeği savunabildiklerini görmek beni biraz olsun umutlandırmıştı. Ayrıca kendi üniversitemin rektörünün Twitter’da bir rektöre yakışmayacak, hele hele bir eğitimciyle uzaktan yakından ilgisi olamayacak davranışlar sergilediğine de tanık oldum. Ancak eğer ODTÜ gibi bir kültüre sahip değilseniz devlet üniversitelerinin şu anki hükümetin getirdiği sistemle birlikte rektörlerin bir memurdan farkı yok. Bağlı olduğu üstleri ne derse onu yapan emir kulları.

    Bütün bu gelişmelere rektörlerin yolsuzluk haberleri de eklenince artık devlet üniversitelerinin ne halde olduğunu bir kez daha gördüm. Yolsuzluk bir ülkenin damarlarında. Maalesef üniversitelerin hemen hepsi müfredatı işlemenin ötesinde değil. Bir ülkenin bakanının kızlar ve erkeklerin bir arada oturduğu Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili “burada okusam yoldan çıkardım” demesi bile nasıl kafalarca, hangi dünya görüşüyle yönetildiğimizin aslında bir göstergesi. Gençliğinde bu düşüncede olan insanların gençliği, üniversiteyi ve eğitimi nasıl algılayabileceğini düşünebiliyor musunuz? Korkunç!

    Bugün eğitimcisini, doktorunu, memurunu, emeklisini ve gencini ikinci sınıf insan yerine koyan bir yönetim anlayışı ülkemizde hakim. Toplumun en saygın mesleği olması gereken öğretmenliği birçok genç insan artık “hiç olmazsa öğretmen olayım” anlayışıyla seçer durumda. Bugün, bu ülkenin hiçbir parlak genci öğretmen, akademisyen olmayı seçmiyorsa buradaki devlet politikasının yanlışlığını daha nasıl açıklayabiliriz ki?

    Felaket bir eğitim sistemi ile ilköğretimden üniversiteye doğru tek tip, köhne bir insan modeli yetiştirilmeye doğru gidiyoruz. Maalesef bunları bu ülkenin bir genci, öğrencisi ve eğitimci bir ailenin, babanın evladı olarak yazıyor olmak büyük üzüntü verici.

    Not: Bilkent Üniversitesi, dünyadaki 50 yaşın altındaki üniversiteler arasında 32. sırada yer alarak bu listedeki tek Türk üniversitesi olmuştur.