Ay: Eylül 2014

  • Sekreter (Yaz Kızım) İş Analisti Olmayın

    “Nasıl kötü analist olunur?” sorusunun benim için ilk cevabı “Sekreter Analist” olmaktır. Peki, nedir sekreter analist?

    Sekreter analist, şimdi açıklayacağım nitelikte iş analistliği yapan iş analistleri için benim vermiş olduğum bir isim. O açıdan sekreter, ya da “yaz kızım” iş analisti olup olmadığınızı henüz bilmiyorsunuz. Eğer iş analisti olmak istiyorsanız, şimdi size neden sekreter analist olmamanız gerektiğini açıklıyorum.

    İş analizi süreçtir

    İş analizi uzun bir süreçtir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim kısmı iş analizinin bir süreç oluşu. Süreç gerektiren işler, beraberinde yönetim zorunluluğu da getirir. Süreç varsa bu sürecin yönetilmesi zorunludur. Analiz, uygulama geliştirme sürecinin temel fonksiyonu olmakla birlikte, sanılanın aksine sadece iş analistlerinin yapması gereken bir sorumluluk olmamalıdır. Örneğin proje yöneticileri de analiz yapmalıdır.

    İş analisti etkin olunması gereken bir iş rolüdür

    Yönetilmesi gereken işler, sorumluluk ve zaman zaman inisiyatif de gerektirir. Bir iş analiz edilecekse, ortaya neden-sonuç ilişkisi, yapılabilirlik (fizibilite), alternatif çözüm önerileri ve nihayetinde gereksinimler (requirements) ile birlikte analiz ortaya konulur. Gördüğünüz gibi özetlediğim bütün bu iş adımları için bir iş analizinin biraz “atik/çevik”, “analitik” ve “iş bitirici” özellikleri olmalıdır. Yani iş analisti pasif değil etkin bir iş rolüdür. Kolay iletişim kurabilmek, ilişki yönetmek gibi meziyetler de bir iş analistinde mutlaka olmalıdır.

    Yukarıda yazdıklarımdan sonra yanlış bir algı yaratıp, umut kırıcı konuşmak asla istemem. Şimdi gerçeğe dönüp bakalım; piyasada iş analisti olan herkes yukarıdaki saydığım özelliklere sahip mi? Elbette değil. Mesleğinizde başarılı, uluslararası düzeyde analiz yapabilir bir seviyeye gelmek isterseniz bu yazıda da belirttiğim, asla detay olmayan konulara dikkat etmelisiniz. “İş analisti olmak istiyordum, analitik becerilerimi yeterli bulmadılar; olamadım.” diye bir cümle de kimseden duyamazsınız. İş analisti olmak, o işe girmek ayrı; mesleğinin gerekliliklerini hakkıyla yapan iyi bir iş analisti olmak ayrıdır.

    Sekreter iş analistleri analiz yapmayan iş analistidir

    Çözüm üretmesi gereken, meseleyi anlayıp analize dönüştürerek, uygulama geliştiriciye ve iş birimine sunulacak analizi hazırlaması beklenen iş analistleri, günümüzde farklı şirket veya farklı birimlerde yukarıda anlattığımız görevleri yapmadan veya yapmalarına fırsat verilmeden de iş analisti o rolünü öyle veya böyle doldurabiliyorlar. Sekreter analist, iş biriminden gelen her talep ve isteği olduğu gibi alıp analiz dökümanına ekleyerek analiz yaptığını sanan analistlerdir. Analiz yapmadan, iş biriminin isteklerinin iyi bir çözüm olup olmadığını araştırmadan, yapılabilirliğini bile sorgulamadan , doğrudan iş biriminden gelen her talebi birer gereksinime çeviren analistler benim için sekreter “yaz kızım” analisttir. Yani işe değer katmayan, analiz yapmayan, sadece doküman oluşturabilen kişi, iş birimi ile yazılımcı arasında sekreter görevini üstlenen kişidir.

    Sekreter analist.

    Not al, not tut, analiz dokümanına yaz, gönder.

    Analiz yapmadan analist olunur mu?

    Olmaz.

    Sekreter analist olmamak için neler yapılması gerektiğini bir sonraki yazıda enine boyuna anlatacağım.

  • Türksat 4A Uydu Kurulumu ve Frekans Bilgileri

    turksat4a-uydu-kurulumu

    Bundan yaklaşık 2,5 yıl önce, tamamen kişisel ve haklı gerekçelerle yazmış olduğum Türksat 3A Frekansları ve Kanal Kurulumu başlıklı yazım, tahminlerimin üzerinde bile diyemeyeceğim kadar çok ilgi gördü.

    Biraz “artık yeter” biraz da artık internette doğru kaynak ve bilgiye ulaşmanın ne kadar zor olduğunu gözler önünü serme yazısıydı. İnsanlara yardım etmenin verdiği mutluluğu belki de en somut şekilde bu yazı altına yazılan yorumlarla yaşıyorum ve gerçekten faydalı olduğumu görmek beni birçok açıdan motive ediyor.

    Her ne iş yapıyorsanız yapın, önemli olan ihtiyaç olan, insanlara fayda sağlayacak bir ürün veya hizmet ortaya koyabilmeniz. İnternet yayıncılığında da özgün ve faydalı içerikler farkını ortaya koyarak ziyaretçiden hak ettiği geri bildirimi almaktan geri kalmıyor. Şimdiden tüm yorumlarınız ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim.

    Türksat 4A 18 Eylül’de Aktif Hale Geliyor!

    2,5 yıl önceki yazından sonra öğrendim ki hayatımıza artık yeni bir uydu giriyor: Türksat 4A! Yukarıdaki ilk yazının bende bıraktığı güzel etkinin şerefine bir Türksat 4A yazısı yazmak artık kaçınılmaz oldu. Öyleyse şimdi çanak anteninizin ayarlarıyla oynamadan kulağınızı bana verme zamanı. 🙂

    Türksat 4A Uydusu Kanal Ayarları:

    Evet gerçekten de çanak anten ayarlarınızla oynamayın. Türksat 4A ayarları için çanak anteninizin konumunda herhangi bir değişiklik yapmanıza gerek yok. Anteninizle hiç uğraşmadan bütün ayarlamayı sadece uydu alıcınız üzerinde çok basit ayarlamalar yaparak sağlayacaksınız.

    Türksat 4A uydu ayarlarını, kanalları şebeke tarama ile  ya da dilerseniz otomatik kanal arama ile de yine çok kolay bir şekilde yapabilirsiniz. Ben aşağıda size daha genel olması ve her uydu şle rahatça yapabileceğiniz şebeke taramasını anlatacağım. Şebeke tarama ile tüm kanalları kolayca uydu alıcınıza eklemiş olacaksınız. Otomatik kanal araması için ise dikkat etmeniz gereken uydu kurulumu alanından Türksat 4A 42 derece doğu uydusunu seçmeniz.

    Uydu kurulumu için bu linkteki videoyu izleyebilirsiniz:  http://www.turksat.com.tr/tr/videolar/127-uydu-kurulumu

    Şebeke Tarama İle Kurulum:

    Mevcut uydu alıcısı ayarlarıyla ve özellikle LNB ayarlarıyla hiç oynamayın. Değişen yani bir uydu ve buna bağlı olarak her kanala atanan yeni frekans bilgileri. Bu yüzden eğer Türksat 4A uydusunun kapsadığı coğrafi alanı taratacak şekilde ayarlarsak bütün kanallar uydu alıcısına düşecektir. Bunun için bütün uydu alıcılarında yer aldığından herkesin kolaylıkla uygulayabileceği, Türksat hizmeti olan şebeke tarama parametreleri ile Türksat 4A kanallarını uydu alıcınıza ekleyebileceksiniz.

    Kumandanızın menü tuşu ile açacağınız ekranda Kurulum/Ayarlar sayfasının altında Tek Kanal Arama veya bu menü yoksa Kanal Arama menüsüne gelebilirsiniz. Bu menüde ise Türksat 4A uydu frekans bilgilerini girecek ve şebeke aramayı açık duruma getirerek arama yapacağız. Dikkat ederseniz herhangi bir yerde yeni bir uydu ekleme veya uydu tanımlama yapmıyoruz. LNB bilgilerini mevcut çalışan uydumuzu seçerek alıp, geriye sadece frekans bilgilerini girmek kalıyor. Aşağıda iki ayrı frekans bilgisi mevcut. Çanak anteninizin konumuna göre en az biri veya ikisi de sinyal alarak kanalları getirecektir.

    Türksat 4A Uydu Kanal Frekansları:

    Frekans: 11844

    Polarizasyon: Dikey V

    Sembol Oranı: 2222

    FEC 3/4

    Şebeke Arama: Açık

    Frekans: 11747

    Polarizasyon: Yatay H

    Sembol Oranı: 27500

    FEC FEC 5/6

    Şebeke Arama: Açık

    Frekans bilgilerini aşağıdakine benzer bir sayfada girerek şebeke araması yapmış olacaksınız. Bu menüde karşınıza çıkan ekranda mevcut aktif olan uydunuzu (Türksat uyduları, örneğin Türksat 3A) seçtikten sonra aşağıdaki ekran görüntüsünde olduğu gibi ayarlamanızı yapabilirsiniz. Bazı durumlarda uydu alıcınızda çok fazla kanal olması durumunda bazı kanalları uydu alıcınıza ekleyemeyebilirsiniz. Bu durumda yukarıda anlattığım bütün bu durumlardan önce bütün kanalları silmeniz gerekir. Türksat 4A’da şu anda mevcut 429 adet kanal mevcut. Yeni kanalar ile bu sayının 500’e ulaşması bekleniyor. Öte yandan 4A ile bazı kanallar HD yayına da başlamış olacaklar. Ancak yayınları HD olarak izleyebilmeniz için uydu alıcınızın da HD uyumlu olması gerekiyor.

    Bütün bu kanal kurulum işlemi TKGS (Türksat Kanal Güncelleme Sistemi) özelliği olmayan uydu alıcıları içindi. Eğer uydu alıcınızın TKGS özelliği varsa kanal ayarları için hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Her şey otomatik olarak kendiliğinden sizin yerinize yapılmış olacak. 😉

  • Soma Maden Faciasında Sorumlu Kim Bulundu?

    Türkiye içeride ve dışarıda kötü yönetilen bir ülke. Dış politikada yaşadığımız olaylar malum. Ancak bizi daha belirgin bir şekilde etkileyen iç meselelere kayıtsız kalmak mümkün değil. Gördüğümüz hataları, yanlışları eleştiriyor ve bu ülkenin insanlarının refahı için dile getirmeyi bir sorumluluk görüyorum. Eleştirmeden, yanlışı göstermeden gelişme olmaz. Doğruyu alkışlamadan motivasyon sağlanmaz.

    Bu ülke hepimizin ve yapılan iyi işlerden olduğu kadar, yanlış ve kötü işlerden de o derece hepimiz etkileniyoruz. Aynı geminin farklı bölümlerinde yolculuk etsek de dalga bir o yandan bir buyandan vursa da bir gün bu gemi su aldığında hepimiz batacağız. Artık gerçekten bir şeylerin yapılması gereken ve inatla ülkeyi yönetenler tarafından  geçiştirildiğine şahit olduğum iş güvenliği konusuna değinmeden edemeyeceğim. Bu devlet, onu oluşturan vatandaşı koruyamıyorsa devlet, kimin için var?

    Soma maden faciasında sorumlu kim bulundu? Haberiniz var mı?

    En son facia olduğunda yayın yasağı getirilmişti. Neden? Devlet ne amaçla böyle bir karar almıştı, neyin üstü örtülmek isteniyordu?

    Yayın yasağı getirmek için hangi saçma sapan bir neden uydurulmuştu? Saçma sapan çünkü bu gibi sansür uygulamalarının dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde yeri olmaz.

    Öyleyse biz demokrasinin hüküm sürdüğü bir ülke değil miyiz sizce?

    Soma’da gördük ki o madende bile bile işçiler için “Ölürlerse ölsünler.” denilmiş. Patlamaya her an hazır bir maden için kağıt üzerinde verilen “Çalışmaya uygundur.” belgelerini, maden işçilerinin anlattığı ibretlik gerçekleri izledik, öğrendik. İzlediniz mi?

    Türk medyası hiç olmadığı kadar baskı altında. Havuz medyasından utanıyorum.

    Belli ki AKP hükümeti gerçeklerin öğrenilmesini istemiyordu. Buna şaşırmıyoruz artık. Havuz medyasında göremediğimiz, haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğümüzü “satan” bu kuruluşlar, sadece haber alma özgürlüğümüzü ve gerçekleri öğrenme hakkımızı kendi çıkarları için görmezden geldikleri yetmezmiş gibi bir de haberleri “yanlı” ve “taraflı” vererek, “yalan” haber vermekten de kaçınmadılar. Bu gibi durumda bağımsız ve özgür habercilik yapan, bir holding çatısı altında olmayan birkaç yayın kuruluşları ve orada görev yapan değerli gazetecilerle hiç bahsedilmeyen, bahsedilemeyen gerçekleri öğrenebiliyoruz.

    Eğer izlemediyseniz o günlerde Halk TV’de yayınlanan Uğur Dündar’ın Soma’da çalışan maden işçileriyle birlikte yaptığı, onları konuşturduğu Halk Arenası programını 2 parça halinde izlemenizi dilerim.

    Sürekli yanıcı tehlikeli gaz çıkışı olan bir madende bir noktaya kadar kömür çıkartılabilir. Eğer maden şirketi, çıkartabildiği kadar her kömürü devlete satma garantisi alırsa, gözü dönmüş bir şekilde olabildiğince fazla kömür çıkartır. Çünkü devlet bu şirketlere çıkardıkları her kömürü satın alma garantisi vermişti. Bu iş modeli kimin işine geliyor düşündünüz mü? Elbette maden şirketini işleten şirketler ve bu şirketlerle alışverişi olan devlet. Olan gariban işçiye oluyor. Çok ağır şartlarda neredeyse karın tokluğuna çalıştırılıyor.

    İşte bu şekilde Soma’da olduğu gibi kapasitenin üzerinde kömür çıkartılarak işçilerin hayatı çok büyük tehlikeye bilerek atılmıştır. Sonucunda da maalesef bu insanlarımız hayatını kaybetmiştir.

    Bu gibi faciaların olmaması için verilen yasa teklifi görüşmesini AKP, Soma’dan önce reddetmişti. Neden biliyor musunuz?

    Soma madenlerinde insan ve  işçi hayatını tehlikeye sokacak bir durum olmadığı öne sürülerek!

    Soma’dan sonra yine CHP’nin, hatta bu sefer diğer muhalefet partilerin de desteğiyle, madenlerdeki çalışma şartlarının iyileştirilmesi, işçi sağlığı, iş güvenliği konularındaki ihmallerin giderilmesine yönelik ve madenlere yaşam odası konulması zorunluluğunu da içeren yasa teklifini yine reddetti! Yani televizyonlara gülücük dağıtan AKP, iş yasaya gelince, işçiyi, çalışanı korumaya gelince kimsenin haberi olmadığı meclis oturumlarında yandaş iş adamlarını korumayı ihmal etmiyor. Yaşam odası olmayan Soma’nın ardından yaşam odası koyma teklifi reddediliyor. İşçi değil, yaşam odası koyma masrafına girecek holdingler, yandaş iş adamları korunuyor.

    Ambulanstan önce TOMA geliyor!

    Düşünebiliyor musunuz, en son yaşanan asansör faciasında, yaralanan işçiler için önce ambulans geleceğine, bir protesto, tepki olur diye o bölgeye önce TOMA gönderiliyor! Ambulanstan önce TOMA geliyor!

    “Siz fakirler ölün; borçla yaşayın; ancak krediyle ev sahibi olabilin. Biz zaten özelleştirmelerle, ihalelerle malı götürdük.” sizce bu sözler kime yakışır, kim söyleyebilir?

    Ha bir de kimse asansör faciasında ölen insanlarımıza şehit demesin. Maalesef onlar, işçi yaşamına önem vermeyen inşaat şirketinin sorumluluğunda yaşamını yitirdiler. Şehit kavramı bizim toplumumuz için çok değerlidir. Sorumluların hata ve ihmallerini örtmek için “Gelin bu ölenlere şehit diyelim.” kurnazlıklarına da prim verilmemeli.

    Türkiye’de olan iş kazalarının %95’i önlenebilir kazalardır.

    Bir yerde bir iş kazası oluyorsa orada öncelikle sorumlu, şirketin kendisidir. Diğer detayların hiçbir önemi yok. 10 kişi hayatını kaybetti…

    Türkiye’de insanın değeri her geçen gün azalıyor. “Şansa yaşıyoruz.” deyimini o kadar çok duyar, söyler olduk ki bizi koruması gereken devletin içene düşürüldüğü duruma mı üzülelim, yoksa bu devleti yönetenlerin her geçen gün vatandaşının refahından, sağlığından önce kendi hükümdarlığını koruma gayretinde olduğuna mı?

    Bu ülkede neden sorumlular ortaya çıkarılıp caydırıcı cezalar verilmiyor? Artık hükümet yetkililerinden “Gereken neyse yapılacak.”, “Soruşturma başlatacağız.” açıklamaları duymak istemiyoruz. Ya ne olacaktı ki zaten? Olması gereken şeyleri lütfeder gibi söyleyip, sonra zamana bırakarak, suçluların yaptıklarının yanına kar kaldığı bir ülke olduk ne yazık ki.

    Soma’dan sonra madenlerde bir daha bu yönde bir facianın yaşanmaması için hükümet hangi adımları attı; biliyor musunuz?

    Ve keşke, dünyanın gelişmiş ülkelerinde artık maden kazaları neredeyse hiç olmazken, maden kazaları normalmiş gibi gösterilmese ve hala bir şeyler yapılması için illa birilerinin ölmesi beklenmese.

  • Özgün İçerik Üretmenin Maliyeti Nedir?

    ozgun-icerik-internet-yayimciligi

    Ölçebildiğimiz ve maliyetini ortaya koyabildiğimiz sürece, bir şeyin gerçek değerini -maddi ve manevi- daha iyi saptayabiliriz. Özgün ve işe yarar içerik üretmenin maliyetinin ne olduğunu düşündünüz mü hiç? Kaliteli içerik üreten blog ve web siteleri bu maliyetin üzerinde gelir elde edebiliyorlar mıdır sizce? Aslında bu yazının ilk adımı sayabileceğim bir yazı yazmıştım. Bu yazıma devam etmeden önce bu yazımı okumanız olaya aynı noktadan bakabilmeniz açısından önemli olacaktır: “Yazanı Belli Olmayan Kimliksiz Yazılar Devri Kapandı

    Bu soruların yanında şunu da gündeme getirmeliyim; kaliteli ve özgün içerikler neden diğer siteler tarafından “çalınır” ve bu da yetmezmiş gibi içeriğin gerçek yazarı olunmadığı bilinçli olarak gizlenmeye çalışılır? İçeriğin orijinal sayfasına doğrudan link verilip, başına yazarın adı yazılarak içeriğin paylaşılması varken, seo kaygılarıyla bağlantısız linkler verilmesi, yazar adının yazılmaması veya sadece site adının yazılması gibi cambazlıkların amacı ne olabilir? Geçtiğimiz günlerde Twitter’dan bahsetmiştim; orijinal içeriklerimizi kaynak belirtmeden çalanları “Utanç Tablosu” adlı sayfada açıklasak mı?

    İş ahlakı dediğimiz şey maalesef yine paraya yeniliyor. Anlatayım…

    İçerik kralsa, kral çıplak mı?

    İnternet yayımcılığı, bloglar, web siteleri ve online reklam üzerine biraz düşündüğünüzde hepsinin birbirine bağlı olduğunu görürsünüz. İnternette içerik, olmazsa olmaz ve değeri her geçen gün artan bir hammaddedir. Bu yapı taşı ne kadar benzersiz ve insanların işine yarar bilgiler içerirse, okuyucu açısından değeri o kadar artar. Bunun sonucunda, içeriği oluşturan yazar, emeğinin karşılığını insanlara faydalı olmanın verdiği manevi mutluluk ile yaşarken, işin profesyonel tarafında, reklam planlama yapan ajanslar ve bu ajanslarla bağlantılı çalışan yayıncı network kuruluşları için maddi bir mutluluk fırsatı belirmiş olur. O site artık bir reklam mecrası halini alır. Alır mı?

    Medya planlama ajanslarının, çalıştığı markaların reklamlarının yayımlanacağı yayıncıları (web siteleri, bloglar) belirlerken, iyimser olarak web sitelerinde başlıca şu kriterlere baktığını düşünürüz: Hedef kitleye uygun ziyaretçi, kaliteli ve kurumsal markaya zarar vermeyecek seviyeli içerik, özgün yazılarla gelişmiş organik ve hatırı sayılır site trafiği. Elbette ideal dünya böyle değil. Öncelikle yukarıdaki özellikler webdeki sitelerden değil, önce ajansların veya networklerin kendi havuzlarında bulunan yayıncılar içerisinden giderilmeye çalışılır. Sonrasında tek bir kriter bütün diğer kriterleri yok öder. İşte bu, içeriğin kral olmasına vurulan yegane darbedir: Sayfa Görüntüleme Sayısı! Eğer planlanan sayfa gösterim sayısı eldeki sitelerle giderilemeyecek kadar fazlaysa işte o zaman ek yayıncılar aranmaya başlar.

    Reyting uğruna ne diziler yazık oldu!

    Kaliteli içerik, der dururuz. Eğer sayfa görüntüleme internet reklamcılığı için en büyük kriterse, televizyon karşısında internetin mecra olarak daha etkili olduğunu savunurken ileri sürdüğümüz, kullanıcının doğrudan reklamla birebir ilgili olduğu tezini, internet reklamcılığı sektörü kendi kendine yok ediyor demektir.

    Hedef kitlenize uygun olmayan bir reklamın etkisi, telefonda konuşan, televizyona sırtı dönük kişiye gösterilen reklamın etkisinden farksızdır. Sayfa görüntülemenin krallığını sürdürmesi, internet reklamcılığının ve kaliteli içerik üreten sitelerin önündeki en büyük engeldir.

    Kaliteli içerik için önce kaliteli insan gerekir. Kaliteli içerikte en büyük maliyet kalemi üreten kişi, yazardır. Bu yazarın sahip olduğu bilgi birikim, araştırma ve içeriği oluşturma sürecinde harcadığı zaman da bir diğer büyük maliyet kalemidir. Şimdi düşünün en büyük maliyet ne dendiğinde cevabınız insan kaynağı ve zaman ise içerik üretmenin değeri paha biçilemezdir!

    Özgün içerik kalite unsurudur

    Özgün içerikler, diğer siteler tarafından daha çok trafik gelsin diye kopyalanarak çalınır. Çünkü özgün içerik demek, arama motorlarında üstlerde çıkmak ve bunun sonucunda, arama motorlarından gelecek maliyetsiz ziyaretçi, web trafiği, yani artan sayfa görüntüleme sayısı demektir. Bu da sonucunda yayıncının reklam gelirine haksız etki eder. Her ne kadar Google bu konuda özgün olan içeriği daha yukarıda gösterme gibi önlemler alsa da yeterli olduğunu düşünmüyorum.

    Özetle, tek başına oturup, bu yazıyı oluşturan ben gibi, özgün yazılar yazan bir blog yazarı için yazıların değeri paha biçilemez niteliktedir. Özgün içerik kalite unsurudur. Reklam ajansları için ise o özgün yazıların takipçisi olan özel ziyaretçi kitlesinin pek değeri olmaz. O halde bir şeye karar vermeye doğru itiliyoruz:

    Ya sayfa görüntüleme sayısı getirecek, niteliksiz işler yapacağız ya da butik, niş alanlarda içerik üreten siteler ile ziyaretçilere özel değil, markalara özel içerikler hazırlayacağız.

    Özgün içeriğin bu kadar maliyetli olduğu bir ortamda alternatif bir yol olmalı.

    Gelir beklentisi olmadan yazmak!