Türk Eğitim Sisteminin, Üniversitelerin ve Rektörlerin İçler Acısı Hali

Türkiye gündeminde üniversitelerle ilgi aklımda kalan en son gelişmelerin neler olduğunu sordum. ODTÜ’deki olaylar ve akabinde diğer üniversitelerin iğrenç bir yalakalık kokan bildirileri ile rektörlerin yolsuzluk belgelerini ortaya çıkaran Red Hack grubunun zihnimde canlanması aslında her şeyi ortaya koyar nitelikte…

Bir yanda maalesef, yöneticiliği sadece bir makama çıkmak olarak algılayan, gençliğini yaşayamamış köhne beyinlerle yönetilen bir ülke ve bir milli eğitim düzeni. Bugün ülkenin bağımsız olması gereken birçok biriminin gelip geçici insanlarca yönetilebileceği bir düzen mevcut. Hükümetler seçilir, gelir ve giderler. Ancak yaptıkları, onların bile taşıyamayacağı sorumluluklar taşır ve bunun sonrasında hiçbir şey olmamış gibi yaşamak artık mümkün olmaz. Bu nedenledir ki bir hükümet kafasına göre yargıya, hukuka, eğitim düzenine ve hatta bir üniversitenin rektörüne müdahale edemez, etmemeli.

Öğrenci ve genç psikolojisini anlayamayan, özgürlüğün, demokrasinin ne olduğunu bilemeyen ve kendine güveni olmayan yöneticiler genç beyinlerin yer aldığı bir üniversite ortamına daha hiçbir şey yokken, günler öncesinde planlanan kararla toplumun huzurunu korumakla görevli polisi üniversitenin içine dolduruyorsa, bunun anlamı “biz öğrencilerin polise sataşmasını bekliyoruz, hatta istiyoruz” demektir. ODTÜ’deki olaylar maalesef bir yönetim yanlışının sonucudur. Bir güvenlik endişesi varsa güvenlik görevlileri bunun önlemini başka türlü almak zorundadırlar. Siz bir üniversiteye polisi dolduruyorsanız demek ki ülkenin genç, eğitimli aydın beyinlerine hesabını veremeyeceğiniz icraatlara imza atmışsınız demektir. Bu hareketle daha başından, kim olursanız olun insanoğlunu tahrik edersiniz. Bunu bilemeyen, düşünemeyen insan psikolojisinden bir haber insanlar o koltuğa oturtuluyorsa amaç polis devlet olmaktır. Başka açıklaması yoktur bunun.

Üniversitesini temsil edemeyen, tepeden inme rektörler ancak memur olarak o koltuğu ısıtırlar

Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. Açık söyleyeyim 2006’dan beri bir YTÜ rektörünün toplum faydasına yönelik bir icraatı veya bir demeciyle medyada yer aldığını görmedim. Sadece YTÜ değil Türkiye’deki bu sistemle üniversitelerin ağzını açması zaten yürek isterken buna ancak ODTÜ gibi, öğrencisinden güç alabilen, öğrencisiyle bütünleşebilmiş ve üniversitenin ne demek olduğunun bilincine sahip öğretim görevlilerinin yer aldığı üniversiteler karşı koyabilirdi…

Birçok üniversite hatta birçoğumuzun adını ilk defa duyduğu üniversitecikler bile ODTÜ rektörünü ve yönetimini, öğrencilerine sahip çıktığı (daha doğrusu polisi ve şiddete sahip çıkmadığı için) için ODTÜ’yü kınadıklarına dair açıklamalarda bulundu. 🙂 Aralarında Türkiye’nin önde gelen devlet üniversitelerinin de bu çirkinliğin içinde yer alması beni öyle üzdü ki ilk defa kendi üniversitemden utandığımı hissettim. Neyse ki Galatasaray Üniversitesi’ndeki öğretim görevlilerinin imzalarla rektörlerinin aksine özgürce gerçeği savunabildiklerini görmek beni biraz olsun umutlandırmıştı. Ayrıca kendi üniversitemin rektörünün Twitter’da bir rektöre yakışmayacak, hele hele bir eğitimciyle uzaktan yakından ilgisi olamayacak davranışlar sergilediğine de tanık oldum. Ancak eğer ODTÜ gibi bir kültüre sahip değilseniz devlet üniversitelerinin şu anki hükümetin getirdiği sistemle birlikte rektörlerin bir memurdan farkı yok. Bağlı olduğu üstleri ne derse onu yapan emir kulları.

Bütün bu gelişmelere rektörlerin yolsuzluk haberleri de eklenince artık devlet üniversitelerinin ne halde olduğunu bir kez daha gördüm. Yolsuzluk bir ülkenin damarlarında. Maalesef üniversitelerin hemen hepsi müfredatı işlemenin ötesinde değil. Bir ülkenin bakanının kızlar ve erkeklerin bir arada oturduğu Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili “burada okusam yoldan çıkardım” demesi bile nasıl kafalarca, hangi dünya görüşüyle yönetildiğimizin aslında bir göstergesi. Gençliğinde bu düşüncede olan insanların gençliği, üniversiteyi ve eğitimi nasıl algılayabileceğini düşünebiliyor musunuz? Korkunç!

Bugün eğitimcisini, doktorunu, memurunu, emeklisini ve gencini ikinci sınıf insan yerine koyan bir yönetim anlayışı ülkemizde hakim. Toplumun en saygın mesleği olması gereken öğretmenliği birçok genç insan artık “hiç olmazsa öğretmen olayım” anlayışıyla seçer durumda. Bugün, bu ülkenin hiçbir parlak genci öğretmen, akademisyen olmayı seçmiyorsa buradaki devlet politikasının yanlışlığını daha nasıl açıklayabiliriz ki?

Felaket bir eğitim sistemi ile ilköğretimden üniversiteye doğru tek tip, köhne bir insan modeli yetiştirilmeye doğru gidiyoruz. Maalesef bunları bu ülkenin bir genci, öğrencisi ve eğitimci bir ailenin, babanın evladı olarak yazıyor olmak büyük üzüntü verici.