İşveren Markası Hikaye, Sen Paradan Haber Ver!

Son zamanlarda arkadaşlarımla iş hayatı, kariyer ve gelecekten bahsederken konu bir anda mevcut işlerimizden bahsetmeye gelmeye başladı. Oysa her zaman iş hayatlarımızdan konu açılmaz, ancak iş değişikliği olduğunda konuşurduk. Bu açıdan nadir gelişen bir anda herkes eteğindeki taşları döktü ve işiyle ilgili düşüncelerini anlatmaya başladı. Bugünlerde bu sohbetlerin sıklaşmasının nedenini birçoğumuzun iş hayatında 2-3 yıllık deneyime ulaşmasına ve bu dönemin yeni bir dönüm noktası için belirleyici bir zaman olmasına bağlıyorum. Artık ben ve arkadaşlarım, geleceğe dönük daha emin adımların atılacağı kararların alınacağı zamanlardayız.

Sohbetin sonucunu eve giderken değerlendirdim ve düşünmeye başladım. Aslında bu yazıyı kafamda yolda yazmıştım bile!

Kimse işinden tam anlamıyla mutlu değil

Aslında bunu dünya genelinde yapılan araştırmalar da destekliyor. (En son Randstad Workmonitor araştırmasını da incelemenizi öneririm.) Yani kimse hayalindeki işi yapmıyor. Ancak hayalindeki işi yapacak cesarete de sahip değil. Bunun önündeki engeller ise maddi kaygılar ve düzenin getirmiş olduğu baskıdan sıyrılamamak olarak görüyorum. Herkes bu zamana kadar elde ettiği iş tecrübesinin ziyan olmasını istemiyor ve bu yüzden de bilinmezlerle dolu bir maceraya atılamıyor. Ayrıca bu deneyimi bir kenara bırakmak demek, maddi anlamda da fedakarlık yapmak demek oluyor. Bundan da vazgeçmek kolay olmuyor.

Herkes mezun olduktan sonra bir şekilde bir sektöre ve bir pozisyona yerleşmiş oluyor ve hayaller değil hayatın gerçekleri artık kariyeri yönetmiş oluyor. İstediğin sektör ve departmanda iş bulamayınca nereden teklif alırsan orada başlıyorsun ve en azından sevdiğim işi yapamıyorum bari yaptığım işi seveyim diyorsun.

Buraya kadar anlattıklarım, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden, geleceği parlak bölümlerini bitirmiş yaşları 24-26 arasında değişen güzel insanları içeriyor. 🙂 Bütün bunlar konuşulurken kendimi de düşünmeden edemedim. En azından sevdiğim bir işi yapıyordum ve  hayallerimi gerçekleştiremeyecek bir durumda değildim. Bu iyiydi ancak o günkü konuşmanın benim için en büyük çıkarımı kendimle ilgili kısmı değil, arkadaşlarımın iş hayatı üzerine yapmış oldukları yorumdu.

Şunu gördüm; arkadaşlarımın iş hayatlarında mutsuzluğun temelinde hak edilen gelirin elde edilememesi ilk sırada yer alıyor. İkinci sırada ise yaptıkları işin kendilerini tatmin etmemesi, yani yaptıkları iş ile bir şey başardıkları hissini yeterince hissedememiş olmaları. Bana sorarsanız ikinci madde çok daha önemli ve kritik. Mutsuzluğa doğrudan etki eden bir faktör: İş tatminsizliği.

İşinizden yalnızca para kazanıyorsanız, kazancınız yeterli değildir. (John Patterson)

Parasız olmuyor. Ancak iş hayatındaki var oluşun yegane nedenini “para kazanmaya” oturtmak ise maalesef günümüz insanına yakışmıyor. Düşünün, para kazanmak için çalışmak. Ne kadar da sığ bir hayat görüşü. Oysa para kazanmayı bir amaç değil bir sonuç olarak oturtmalıyız hayatımıza.

Kariyer planlamaya ne oldu?

Bir birinden kalifiye, kendini geliştirmiş, yetiştirmiş gençler topluluğu… Ancak görüyorum ki arkadaşlarım da yukarıda anlattığım çıkmazda sıkışıp kalmışlar. Bugün hepsinin odak noktası kazandıkları para. Biraz daha fazla kazanabilmek için birçok şeyi göze alabilirler. “Bunları dert etme kazandığın paraya bak” lafını o kadar çok duymuş olmalılar ki artık nerede fazla kazanırsam oraya giderim düşüncesi stratejileri haline gelmiş.

Peki, hani ne oldu o sıklıkla konuştuğumuz ve vurguladığımız İşveren Markası (Employer Branding) olmanın önemine?Arkadaşlarımın arasında işveren markası ifadesinin ne anlama geldiğini bilen olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki konuşmanın hiçbir yerinde bu ifadeyi kullanmadıkları gibi “işte bu dediğin tam da işveren markası” diyebileceğim bir iz de yakalayamadım.

İşveren Markası hikaye, sen paradan haber ver!

Gerçekten de öyle mi acaba? Elbette öyle değil ancak tekrar hatırlatmakta fayda var.  Bir Türkiye gerçeği olarak geçim şartları, işsizlik tehlikesi, torpilin iş bulmada hala çok etkin rol oynaması ve yetenekli kişilerin dahi işsiz kalabiliyor oluşu belki de birçoklarını kariyerde para odaklı davranmaya mecbur bıraktı. Bu anlamda Türkiye henüz işveren markası kavramına çok yabancı ve bu kültür, bilinç kolay kolay da oluşmayacak. Bütün bunların yanında kişinin karakteri de bu kararlarda çok etkili. Kimi için öncelikle cebine giren para önemliyken kimileri için işin duygusal getirileri de bir o kadar önemli, hatta daha fazla.

İşveren Markası kimin için?

Sonuç olarak şunu belirtmeliyim ki İşveren Markası herkes için değildir. Bir işveren,  işveren markası haline gelip, çalışanların işten ayrılmasını engelleyeceği veya herkesin tercih eder duruma geleceği bir şirket olacağını sanmasın. Çünkü işveren markası demek bu demek değil. Özelinde yatan kritik detay şudur: İşveren Markası olursanız; yetenekli, kalifiye üst düzey çalışanları elinizde tutabilir veya sizi tercih etmelerini sağlayabilirsiniz. Yani işveren markası genele hitap eden bir kavram, herkesin anlamasını bekleyeceğiniz bir kültür değildir. Bu bilinçle hareket edersek, bazıları için para işveren tercihinde öncelikli etken olamaya devam edecektir.

Şunu da son olarak belirteyim; para (maaş), yan haklar ve diğer bütün ekonomik getiriler sanki işveren markası kavramının içinde yokmuş gibi algılanmamalı. Elbette bu da masayı ayakta tutan ayaklardan yalnızca biri. Hepsi değil. 😉

You May Also Like

Yorumunuz: