Karlılık mı, Pazar Payı mı?

Gemece demek hoşuma gidiyor. Karar alma dönemi kendisine gemece diyoruz. Bir başarı varsa ortada sırrı budur efenim. Bu siteden mersin escort bayan lara göz atıp iletişime geçebilirsiniz. Çalışırklen gemece, ödül töreninde ise Global Management Challenge Turkey 2009. (Cem Ceminay aksanı ile) bahsedeceğiz kendisinden (:

GMC’de 1. turun 2. karar dönemi sonucunda 16. grubun 2. sırasında buluyoruz kendimizi. İlk karar dönemi her zamanki gibi son sıralardaydık. Geçen sene gruptan lider olarak çıkarken de 8 takımlı grubumuzda ilk karar dönemini sanırım 6. olarak geçmiştik. Bunun vermiş olduğu tecrübeyle ilk karar dönemi endişelenmedik. Bu açıdan en önemli dönem 2. karardan sonradır. Bu siteden mersin escort lara göz atıp iletişime geçebilirsiniz.
Tüm şirketlerin stratejileri belli olur ve rakiplerinizi net olarak belirleyebilirsiniz. 2. karar döneminden sonra bir çok grupta sıralama ters düz olur. Eğer bizim gibi ilk kararda uç kararları zorlayan bir takımsanız zaten ilk kararda sonlarda yer alacağınızı tahmin edebilirsiniz(:

Karlılık mı, pazar payı mı?

GMC ‘de geçen sene ve bu seneki tecrübelerime dayanarak, çevremdeki GMC “ci” arkadaşlarımda gördüğüm bir sorunu burada ele almak istedim. Bir çok takım hisse fiyatlarını yükseltmek için satışı artırmalıyım diyerek reklam ve pazarlamaya ağırlık verirken, bazı takımlar daha savunmacı olarak aman maliyetleri arttırmayalım derdindeler. İkisini bir arada yapabiliriz oysaki. Burada altın kural olarak belirlediğim iki unsur var. “Denge” ve “Doyum Noktası” kavramlarıdır.

Denge, maliyet ve satış arasındadır. Satışı artırmak için maliyetlerinizi ister istemez artıracaksınız. Bu biraz şirket tarihçesine göre değişiklik gösterse de (gereksiz harcama yapan bir şirket için tersi doğru olacaktır) en azında bu turdaki tarihçe için böyle. 😉 Bu siteden escort mersin ler ile iletişim kurabilirsiniz. Yani maliyetim artmasın derseniz pazar payınızın git gide azaldığını göreceksiniz. Yatırım yapmalısınız.

Abartmayın!

Doyum noktası ise şu sorulara verilecek bir cevaptır:

“Pazar lideri şirket biziz en yakın rakibimizden %12 fazla pazar payımız var…ArGemiz 1.şirketin yaklaşık 3 katı… Reklamımız 1.şirketin 2 katı…5 yıldızlı iki üründen biri bize ait diğerler ürünlerimiz 4 yıldızlı…en fazla işçi maaşını biz veriyoruz.Acenta sayımız rakiplerimizin 2 katı…Maksimum kapasitede üretim yapıyoruz ve pazarda iki katı talep ile karşılaşıyoruz…en yakın rakibimizin 2 katı kar payı ödemesi yapıyoruz…Ama BİZİM ŞİRKET SONUNCU…Biri bunu bana açıklasın yahuuu : )))) ”

Bir GMC katılımcısının yorumuydu. Şimdi biraz ele alalım…

Bazı faktörler yatırıma doyar. Siz o sınırı geçtiğiniz her kuruş boşuna masraf yapmış olursunuz. Bunlardan bir tanesi de reklam harcamalarıdır. Reklama yatırım yaparken pazar payına etkisini görememeye başladığınızda artık daha fazla harcama yapmamalısınız. Doyum noktasına ulaşmışsınızdır artık.

İşçi maaşını yükseltmek rakiplerinizdeki iş gücünü dezavantajlı bir duruma sokmak içindir. İşçi maşlarını artırırsanız bunun size ekonomik gideri olduğu gibi faydası olarak ise rakiplerinizin işçilerinin işten ayrılmasına olanak sağlamış olmanızdır.

Acenta sayısı, ürün kalitesi ve yıldız puanlaması gibi kriterler başarı için dolaylı etkenlerdir. Bunlar pazar payınıza etki eden faktörlerdir. Oysaki hisse fiyatınızı yükseltmeniz için karlılık esastır. Kar elde edemezseniz, yani para kazanamazsanız en iyi ürünü üretmek neye yarar?

Pazar payınızı artırmak için gözü kapalı yatırım yaparsanız, her unsuru hesaplamadan artırırsanız satış geliriniz bir miktar artacaktır fakat maliyetiniz bu artışın belki 2-3 katı artacağı için siz kar elde edemeyeceksiniz. Pazar payınız artsa dahi…

Öncelik karlılıktır. Az ürün satın ama doğru fiyatla satın. Çok ürün satmak ekstra makine maliyeti bile doğuracaktır. Bundandır ki karlılığa ve nakit akışına eğilmenizi tavsiye ederim. Pazar payı az olup satış fiyatı yüksek olan ve satış geliri sizden daha iyi takımlar üst sıralarda yer alırken, pazar payım bu kadar iyi demenize karşın son sıralarda olmanız hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Not: Bu yazım ilk olarak 7 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmıştır.

Bir Üniversitelinin Kulüp İlişkileri Nasıl Olmalıdır?

Kulüpler hakkındaki son yazımda “Bir üniversite öğrencisinin kulüp ilişkileri nasıl olmalıdır?” sorusunu sorup bırakmıştık. Aslına bakarsanız konuya daha çok eğilince incelencek temel konunun farklı olduğunu düşündüm. Bunu da yine yukarıdaki sorumuzla birlikte paralel inceleyelim.

Ülkemizde “çok özel” liseleri bir kenara bırakırsak -ki zaten sayıları oldukça az- doğru dürüst kulüpçülük faaliyeti olan lisemiz yok. Yok dememin en büyük dayanağı ise lise kulüplerinin -öğrenci grupları mı desek?- yerelden ulusala ulaşacak bir faaliyetten ziyade ortak hobilerin etrafında buluşan gençlerin oluşturdukları sosyal bir yapıda olmalarıdır. Bunun için “x Lisesi y kulübü” olarak da tanımlamaya gerek kalmaz. Öğrenciler kendi aralarında toplaşır, buluşur, eğlenir. FRP Kulubü, Manga Kulübü, Satranç Kulübü

İlköğretimde kulüpçülük bu açıdan daha okul merkezlidir. Eskiden “Kol” olarak belirtilen bu yapılar yerini “Kulüpcülük“e bırakmıştır. İlköğretimde kulüpçülük çok önemli yer tutar. Ağaç yaşkan eğilir ve bu yaşlarda paylaşmayı ve birbirlerine tahammül etmeyi insanlar öğrenmeli. Birlikte iş yapmak en iyi bu yaşlarda öğrenilecektir. Bu yaşlarda eksik olan bir şeyler ileride sizi hep çekiştirecek olan şey olur.

Ülkemizde en ciddi kulüp faaliyetleri üniversitelerde olur. Bu büyümenin getirdiği bir sonuç değil, hareket alanınızın daha rahat olmasındandır. Lise çağında yaratıcılığınız daha fazladır. Oysaki bunu kullanmamanız için her şey düşünülmüştür. Sonuç olarak üniversiteye kadar “birlikte yapma” tadına erişemez bir çok genç. Eğer yetişilen sosyal çevre de bu yönde olumlu bir katkı sağlamaz ise üniversiteye gelen genç, kulüplerde bunu giderebileceğini düşünür.

Neden kulüplere girilir?

Birçok öğrenci yeni insanlar tanımak için girer kulüplere. Bu birinci sınıfta olur. Gerekli iletişim kurulur ve ikinci sınıfta kulüple ilgili bağlantı kalmaz. Eğer İngilizce Hazırlık okursanız buna da gerek kalmaz. farklı bölümlerden edinilen arkadaşınızı okul kantininde ootururken gördüğünüzde vereceğiniz bir selamla masadaki 5 kişi de sizin sosyal ağınız dahil olmuş olur.Sosyal ağa afyon escort kızları da katıldılar.

Bazıları yukarıda belirtiğim sebep için girer. Sosyal açıdan “açılmak” için ve bir takımın parçası olmanın tadını tatmanın vereceği mutluluk için. Lise dönemlerinden gelen çekingenliklerini yenmek ve o zamana kadar farkına varamadığı yeteneklerini ortaya çıkarabileceğini düşünerek kulüplere girerler.

Yeterki CV kulüp görsün!

Bazıları ise direk çıkar ilişkisi için girer kulüplere. Büyüklerden ve İK uzmanlarından duyulan “üniversitelerde yaptıkları sosyal kulüp faaliyetlerine bakıyoruz” söylemleriyle üniversiteye giden her genç bu bilinç altıyla şartlandırılmışçasına kulüplerel akın ediyorlar. Bu elbette uzun soluklu bir kulüpçülük oluşturmuyor. Bir bakıma sertifika veren etkinlik peşinde koşanlara benzer bu grup. Her kulübe üyedirler ama hiç birinde doğru düzgün sorumluluk üstlenmezler. Yeterki Cv kulüp görsün!

Bir başka grup vardır ki bunlar ise “sosyal pazarlayıcılar”dır. Kulübün içi “boş” fakat yaptıkları sponsor destekli öğrenci aktiviteleriyle, üniversite gençliğini hedef kitle seçen şirketlere kampüse girme fırsatını yaratırlar. Bu kulübün başındakiler ise maddi olmasa da! manevi desteği mezun olduktan sonra da göreceklerdir.

Son grup ise kendilerine şirketlerden bağlantı kurmak için kulüplerin çatısı altında yer edinirler. Kulüp için çalıştıkları sanılır fakat kafalarının bir noktasında her zaman staj, part time iş bulabilecekleri insanlara nasıl ulaşabilirim sorusu vardır. Yapılan etkinliklere gelecek üst düzey yönetici etkinliğe katılan öğrenciler kadar bu grup kulüpçüler için de büyük fırsattır. “Bakın notlarım iyi, kulüpçülük de yapıyorum. Benden iyisini bulamazsınız.” mesajı verilir.

Bu kadar fırsatı size sunan kulüpleri kötülemek mümkün değil elbette(: Kulüpleri değil kulüplerin yönetim biçimini eleştiriyorum. Şunu da belirtelim ki kulüplerin varlıklarının en büyük nedenlerinden biri de zaten öğrencilere yukarıdaki bazı fırsatları oluşturmalarıdır. Öğrencilerin menfati içindir kulüpler.

Herkesin kulüplerde yer alma nedeni farklı olabilir ama kulüpler sadece kulübe katılan öğrencilere değil, üniversitenin hatta o şehrin gençlerine fayda sağlamalıdır. Kulübe katılanlar ise her ne kadar yukarıdaki kulübe girme amaçlarının farkında olsalar da önceliklerini “iyilik” üzerine ve bir proje yapma deneyimi kazanma, takım çalışmasını öğrenme, ve yapacakları iyi şeyler karşılığında duyacakları haz ve mutlu edecekleri insanları merkezlerine alırlarsa o zaman gerçekten İK yöneticilerinin bahsettiği “” sözünün hakkını vermiş olursunuz. Farkına varmadan…

Kulüplerde yer almak kolay değildir. Kulüplerin yönetimi tüm heyecanınızı yitirmenize sebep vererek şevkinizin kırılmasına neden olabilir. Bu da kurumsallaşamayan kulüplerin oluşturduğu bir olumsuzluktur. Bir sonraki yazıda incelenecektir. ;)İncelemelere
afyon escort kadınları da katılacaklar.

beylikdüzü escort
esenyurt escort
avcılar escort

Hakiki Young CEO

Yaşar, 22 yaşında kuaför salonu işletiyor. 14 yaşından beri bu meslekte. Onu ikinci görüşümde sıcak bir gülümsemeyle karşılıyor beni. Adımı hatırlamamış olsa da hatırlıyor beni. Akran falan dinlemiyor, çekinmiyor başlıyor anlatmaya…

Özgüveni yerinde, olması gerektiği gibi. Saçlarım kesilirken konuşmaya alışkın olmayan beni ona eşlik etmeme zorluyor adeta. Ben de uyuyorum ona ve tüm günün yorgunluğunu tıraşı yarıda kesip birlikte nescafe içerek atıyoruz.

Akranım olunca sohbet etmesi daha kolay oluyor. Dilimizden dökülen sözcükler dil bilgisi kurallarına ihtiyaç duymuyor duyguları yansıtırken. Alışılmışın dışına çıkıyorum, izin veriyorum Yaşar’ın anlatmasına. İlgimi kaybetmeden dinliyorum, önemsiyorum ve merak ediyorum…

Gurur duyduğu babasından bahsediyor önce. 8 yıl boyunca akrabasının yanında çalışan babasının sigortalı yapılmadığını öğrenmesi ile bozulan ilişkilerinin hayatlarının dönüm noktası olduğunu söylüyor. O günden sonra babasının akrabasının yanında ayrılıp İstanbul’un ünlü otellerinde çalıştığını ve “köşeyi döndüğünü” anlatıyor. Babasının uğradığı haksızlık tüm aileyi başka bir yola sürüklüyor. Güzel bir yol bu. Konu buraya bir müşterisinin 14 yılda nasıl emekli olduğunu anlatırken geliyor. Hikaye ilginç. SSK piriminin normalden fazla yatırılmasıyla erken emeklilik arasında bir ilişki var mıdır? Yaşar öyle söylüyor, ben de dinliyorum. Aldığı ders ise başka bir yerde çalışsam da kendi paramla öderim sigortamı diyor. En kötüye planı hazır.

Yaşar 14 yaşından beri öğrendiği mesleğini yapmak için askerden dönüşü beklemiş. 12 bin lira kredi çekerek kuruyor kuaför salonunu. Aileden destekli olsa da her şey onun adına. Borç Yaşar’ın borcu yani. Riske giriyor ve hayatında aldığı en büyük sorumluluğun o yıkıcı ağırlığını omuzlarında hissediyor. Tek bir macı var ailesini mahçup etmemek.

Okumak mı ticaret mi? Soruyor, ben de ticaret diyorum. Okumak ticareti doğru yapmak içindir diyorum. O kendi cevabını yaşadıklarından anlatıyor. O, etrafta bir sürü kuaför var ama en iyi ben kazanıyorum, kredi borcumu neredeyse ödedim derken ben de doğru yere dükkan açmışsın Yaşar kardeş diyerek destekliyorum tebessümle onu. Cesaretini, azmini kutluyorum. Yaşar konuştukça anlıyorum ki karşımda “farkında” biri var. Ve asla bu konuşma diğer kuaförlerdeki örnekleri gibi değil.

Soruyorum başarısının sırrını, geri çekiliyor ve “bak şimdi” diyip anlatıyor formülünü. En büyük rakibinden örnekler veriyor, rakibini analiz etmişsin diyorum. İçinden “ne analizi, bu işler böyle yapılır Erman” dediğini hissediyorum. Salonu açmadan her yeri inceledim diyor. En düşük kira neredeyse oraya açtım salonu. Bir müşterisinin ona verdiği tavsiyeleri aklından çıkarmadığını şöyle anlatıyor. “Bugün bir bakkala girdiğinde bakkal gazetesinden kafasını kaldırmaz sana ürünü verir paranı alır bir güle güle bile demeden seni yollar. Ben buraya giren müşteriyi her zaman güler yüzle karşılarım. Herkes müşterinin önce parasını almak ister, ben önce gönlünü alırım sonra parasını..” Yaşar konuştukça kendimi denek gibi hissetsem de sözlerine katılmamak elde değil. “Müşteriyle sıcak ilişkiler kurarım, onlarla ilgilenirim, derdim sorunum olsa da yüzümü asmam buraya geldiğimde herşeyi unuturum” diyor. Yaşar anlattıkça, ona söylediği herşeyin aslında neyi ifade ettiğini söyleme ihtiyacı duysam da o gece onun dilinden konuşmak daha keyifliydi. Yaşar aferim müşteri odaklılık, müşteri memnuniyeti, müşteri ilişkileri ve müşteri sadakati işte böyledir desem ne değişir ki..

Yaşar işini iyi yapıyor ve önceliği asla para değil. En önemlisi amacını ve nereden başlamasını iyi biliyor. Sorunu yanlış yerde aramıyor. Kendi fikirlerine uymayan, müşteri kaybettirdiğine inandığı elemanın işine son veriyor. Marifetli eleman değil öncelik iş kültürü diyor. İşini kurmadan önce araştırıyor, uygun yeri belirleyip “tesis tasarımını” oluşturuyor. Kira burada belirleyici faktör olsa da salonun büyüklüğünden de taviz vermiyor. Vergi teşvikleri söz konusu olsa eminim onu da incelerdi (: Rakiplerine olan uzaklığa bakıyor ve müşteri potansiyeli oluşturabilecek yeri netleştiriyor. Planı en başında yapıyor. İlk hedefi kirayı döndürebilecek kadar iş yapmak. Kar elde etmesem de olurdu diyor. Kredi borcunu 2 yılda ödeme hedefi koymuş kendine ama şimdi neredeyse borcunu da kapatmak üzere. Oysa henüz 4 aydır işletiyor salonu. Herşey yolunda olduğunu söylüyor. Anlattıkça ben mutlu oluyorum o da taktir edildiğini hissettikçe keyifle sürdürüyor hikayesini anlatmaya. Beni memnun etmekten de geri durmuyor. Yarıda bırakıyor saçlarımı nescafe molası veriyoruz. Biran önce eve gitmek istesem de kıramıyorum Yaşar’ı.

Yaşıtım birinin üstlendiği sorumluluk ve başarıya olan yaklaşımı beni etkiliyor. Mutlu oluyorum işini iyi yapmaya çalışan genç bir arkadaşımla konuşmaktan. Şimdi müşteri memnum. Ve ben bir marka elçisi oluyorsam bu Yaşar’ın başarısı.

Kalite ve müşteri memnuniyeti gecenin konusu. Güzel kesilmiş saçlar ise Yaşar’ın marifeti..

İstanbul’un en ucuz escort kızları bu sitede beylikdüzü escort


izmir escort

beylikdüzü escort
esenyurt escort
avcılar escort

İlk İş: Olmazsa Olmazları Eklemek

Üniversite yıllarımda açmış olduğum iki blog sayfam vardı. Bu bloglar yazıldığı dönemlerde benim yaşantımı, yaptığım aktiviteleri, fikirlerimi ve mesleki açıdan kendimi geliştirmeme yardımcı olacak etkinlikleri not etmeme yaramıştı. Aynı zamanda yaşadıklarımı paylaşarak belki okuyuculara faydam dokunabilir düşüncesi de benim neden blog tuttuğuma vereceğim bir cevap.

İlk blogum: harmonikhareket.blogcu.com , Harmonik Hareket fikrinin doğuşu niteliğindeydi. HarmonİK benim kişisel ve mesleki gelişim üzerine kaleme aldığım içeriklerden oluşan bir öğrenci blog uydu. Üniversitede 2. ve 3. sınıf yıllarıma denk gelen bir dönemde oluşturmuştum. Şimdi bu web sayfasında ‘Harmonik Hareket’  adı altında yayınlanacak olan yazılar yine aynı düzende devam edecek.

İkinci blogum ise: hayataksi.blogspot.com , Hayataksi ise benim aslında teknik nedenlerden dolayı harmonikhareket’i yetersiz buluşumdan kaynaklanan nedenlerle açmış olduğum bir blog. Web sayfası olarak istediğim teknik değişiklikleri yapmama olanak vermediğinden blogger üzerinden yeni bir web sayfası edinmiştim. Hayataksi daha kişisel bir blog oldu. Orada da ‘harmonik hareket’ vizyonunu yaşattım.

Şimdi bu iki blogumdan sonra son adresim olarak (kişisel anlamda) gördüğüm bu blogumda diğer iki blogumdaki olmazsa olmaz gördüğüm yazılarımı eklemekle işe koyuldum.Bu işi aydın escort kadınlarıda zorlamıştı.

Artık güncel yazılarım sadece burada yayınlanacak olup diğer iki blogumu yayına kapatmayı şimdilik düşünmüyorum.

Görüşmek dileğiyle (:

Erman Büyüdü ve Web Dönüştü

Düşündüm de ileride başarılı bir adam olursam ve insanlarda geçmişime dair bir merak uyandırırsam kendi ağzımdan dökülen sözcüklerle güvenilir bilgiler vermeliyim. Özellikle bu sözcükleri 22 yaşında, ömrünün en güzel zamanlarından biri olan üniversite günlerinin sonlarına doğru ilerleyen biri olarak yazıyorum. Kim derdi ki şimdi bu “biri” ileride tez konusu olarak “Pazarlama ve Sosyal Medya” konusunu seçecek. Bu yazı bir tez konusunun seçim sürecini içermektedir…

İlk bilgisayarıma 1998 yılında sahip oldum. Henüz 10 yaşındaydım ve 6 yaşındaki kız kardeşim ile bilgisayarı keşfetmek üzere yarışırdık adeta. Babamın öğretmen olması ve bilgisayarın evimize girmesi yakın ilişkilidir. Bilgisayarın yapabilecekleriyle babamın işleri daha kolaylaşacaktı. Babam hem kendisi için ve daha çok kardeşimle bizim için biran önce bilgisayar almak için çabalamıştı. İş hayatında kullandığı daktiloyla harikalar yaratan annem için klavye tatsız tutsuz bir çorba giyidi sanki. Annem daktilonun sesine mi aşıktı bilemiyorum ama klavye kullanmaktan önceleri pek hoşlanmamıştı. Daha sonra mecburen alıştı. : )

İnternet var mı? Bilgisayar var mı? Net var mı?

O zamanlar birçok insan bilgisayarı oyun aracı olarak görürdü. Artık ateri salaonlarına gitmeye gerek kalmayacak, tv’ye bağlanan oyun konsoları zamanla gözden düşecekti. Hayatınıza yeni giren bir aletin yapabileceklerini ilk bakışta kestirmek oldukça zordur. Bunun için basit söylemlerle tanıyorduk bilgisayarı. Oyun oynayabilecek, müzik dinleyebilecek, yazı yazıp kaydetebilecek ve ders çalışabilecektik. İngilizce öğrenmek için de faydalanabileceğimizden bilgisayar almak için fazlaca nedenimiz vardı. Hiç unutmuyorum o zamanlar babam İngilizce CD seti almıştı. 12 cd den oluşan set şimdi bile işime yaramakta.

Müzik dinlerken aynı anda resim de yapabiliyordum

O dönemlerde bilgisayarın aklımda en çok yer eden mahareti çoklu işlemi becerebilmesiydi. Kulaklarımda hala çınlanan sestir bu. Windows gelmişti ve resim yaparken müzik de dinleyebiliyorduk. Bu harikaydı!

O dönemler MS-Dos vardı. : ) Bilgisayar kursuna başlamıştım ve garip garip terimler girip klasör açıyordum, kapıyordum. “Dir” denen garip şeyler vardı. İlk günden sonra daha devam etmedim. Fark ettim ki kendim bilgisayarı daha iyi öğreniyorum ve benim gördüğüm bilgisayarla kursta gördüğüm şeyler çok farklıydı. Kurs gereksizdi. Kursta anlamsız şeyler öğrenirken evde ben müzik dinlerken aynı anda resim de yapabiliyordum. Byte ve 10001010 gibi bilgisayarın temeline inmek anlamsızdı benim için. O zamanlardan belliydi ben yazılımcı olamazdım. Şu bir gerçek, bilgisayar benim oldukça ilgimi çekiyordu.

İnternet cafeler ardı arkasına açılırdı, oyun salonlarıydı aslında. Büyükler de chat için gelirlerdi. Yaşıtlarım oyun oynarken benim aklımı en çok yoran şey bilgisayarların birbirine bağlanabilmesiydi. Bilgisayarlar bir birine bağlı denirdi. Bu sayede çok kullanılıcı oyunlar oynanabiliyordu. Half life oynardım ben de. Oynarken hep şunu düşündüm, evde bir bilgisayar daha olsaydı internet cafeye gitmeme gerek kalmazdı. Hiç bir zaman oyun meraklısı olmadım. Ama bilgisayarların bir birine bağlanmasıyla aynı sanal ortamda arkadaşımla yer alabilmek ve hatta başka şehirdeki biriyle aynı oyunu online ortamda oynayabilmek benim için anlaşılamaz biçimde muazzamdı.

İlk web sayfam..

İnterneti o zamanlar tarif etmek benim için ulaşılamaz bir mutluluktu. İnternete Erman Akdeniz yazıp koyabilirsem, bunu dünyadaki herkes okuyabilecekti. Bu anlatması güç, ama hayal gücümü kullanabileceğim sınırsız bir özgürlük sunuyordu bana..

Oyun oynamak beni tatmin etmiyordu. kendi web sayfamı açıyor olmak o yaşlarda en büyük isteğimdi. O zamanlar bu isimlere pek alışık değildim ama “hosting, domain” gibi şeyleri fark ettiğimde bu işin para gerektirdiğini fark ettim. Daha sonra Mynet’in ücretsiz sunduğu servisi vardı. İlk web sayfamı Mynet’ten açmıştım. O zamanlarda HTML öğreniyorum. Bilgisayar dergileri alıyorum. HTML ve Asp ekleri olanlara özellikle dikkat ediyorum. Büyük sitelerin html kodlarını inceleyerek kendi sayfama uyarlıyordum. Kodları çalıp çırpıp geliştiriyordum. Web sayfama giren online ziyaretçi sayısını gösteren bir kod bulmuştum ve iş ede yarıyordu. Aynı anda online: 2 rakamını görünce utanıyordum! Yazdıklarım okunuyordu…

Tek Gerçek: İletişim

Bu anlattıklarım 13 yaşıma kadar olan süreçlerdi ve daha sonra gelişerek ilerledi. Anlatılacak çok şey var aslında ama kısa kesmek istiyorum. İlk bilgisyarımdan bugüne geldiğimde kendime soruyorum: “Neydi beni bilgisayarda etkileyen en çok şey?” Şimdilerde bu soruyu yanıtlarken daha da eminim. Beni ve birçoğumuzu etkileyen en çok şey internet ile sahip olduğumuz sınırsız iletişim olanağı. Ben iletişimi sevdim. Oyunda bilgisayarların bir birine bağlanabilmesinden tutun da online:2 sayısın görebilmeye kadar. Kendi web sayfamı açmak için heyecanlanmam… Bizi cezbeden iletişim, haberdar olmak, sesimizi duyurmak ve birliktelik duygusu.

Şimdi ise tez konumu belirliyorum: Sosyal Medya. Facebook’u neden seviyoruz? Ya Twitter’ı? Ya diğerlerini… Web 3.0 mı?

Sevdiğimiz her şeyin temelinde iletişim yatmıyor mu?


izmir escort

Başarılı Olduğunuz Kadar Sosyalsiniz de!

Capital dergisinin 3 ayda bir çıkartığı gençlere yönelik eki olan Genç Capital’i takip etmeye çalışırım. En çok ilgimi çeken ve artık yavaş yavaş ilgimin kaybolduğunu hissettiğim kısım ise Akın Öngör’ün “Ceo’dan öneriler” köşesiyle öğrencilerin sorularını yanıtladığı bölümdü. Bu kısmın ilgimi çekmesinin nedeni Akın Bey’in vereceği cevaplardan çok öğrencilerin bir dergide yer alan bir köşe için hazırlanıp sordukları sorulardı. Sorular ne kadar ilgi çekici olursa Akın Bey de o kadar kendisini gösterebilirdi!

Öyle ya sorunuzu mail atıyorsunuz ve seçilecek mi yoksa seçilmeyecek mi bilmeden bekliyorsunuz. Sorunuz dergide yer alabilecek kadar iyi mi ve alacağınız cevap sizi tatmin edecek mi bilmeden. Genellikle unutuyor olmalısınız. 3 ayda bir yayınlanan ve her sayıda 4-5 sorunun yayınlandığı bir köşe için kendi sorunuzun cevabını görme olasılığınız hayli düşük. Hem matematiksel olarak düşük hem de yayınlansa dahi sizin onu takip etme ihtimaliniz. Dergide yer verilen soruların da tüm bu beklentiler ışığında sizin daha önce düşünemediğiniz konularda olmasını umuyorsunuz ister istemez.

Sorunuzu yanıtlayacak kişi Akın Öngör. Üst düzey bankacılık deneyimi yaşamış, başarılı bir iş adamı. Fikirlerini önemseyeceğiniz bir kişi kısaca. Öyle bir soru sorun ki, Akın Bey’in tecrübelerinden işinize en çok yarayanı alın. Her seferinde merakla açıyorum o sayfaları ve ne yazıkkı altını çizebileceğim satırlar okuyamaz oldum…

İşte bir soru:

Öğrenci arkadaşımız önce bölümünü ve sınıfını yazarak soruya giriş yapıyor.

“Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Almanca İşletme Enformatiği 3. sınıf öğrencisiyim…” Twitter’da bölümünden bahsetmesi oldukça zor olsa gerek (:

Soru devam eder..

“..Bölümümü ve okulumu çok seviyorum ve iyi bir alanda eğitim aldığımı düşünüyorum.”

diyerek kendisi hakkında detaylı bilgi sunup, mümkün olduğunca işine yarayacak bir cevap almanın peşinde. Bu denli önemsenerek yazılan bir sorudan sonra bir okuyucu olarak beklentiniz yükseliyor. Sorusundan sonra sanki şu tarz bir düşünceye kapılacakmışım gibi geliyor: ‘Bölümünü seven biri bile böyle söylüyorsa artık..’ ama ne yazık ki öyle olmuyor.

Şimdi soru:

“..Gayet başarılı bir öğrenciyim. Aynı zamanda birçok sosyal kulübe üyeyim ve aktif olarak organizasyonlar da düzenliyorum. Ancak okul programımız ve derslerimiz gerçekten çok yoğun. Özellikle son dönemde derslerimizin de ağırlığı nedeniyle sosyal ve kültürel aktivitelere istediğim kadar vakit ayıramıyorum. Bunlardan vazgeçmek de istemiyorum. Çünkü beni çok mutlu ediyor…” diyerek içini döken arkadaşımızın derdi anlaşılıyor.

Arkadaşımız büyük bir ikilemde. 3. sınıf öğrencisi olarak -bölümünü biliyorsunuz zaten- karar veremediği konu derslerinin yoğunlaştığı bu dönemde kulüp aktivitelerine ara verirse başarılı ama sosyal olmayan biri mi olurum diyor!..

Soru son buluyor:

“Sizce nasıl bir sistem oturtmalıyım, nasıl bir zaman yönetimi yapmalıyım? Yoksa bir süreliğine bu aktivitelerden tamamen vazgeçmem, sadece derslere odaklanmam daha mı doğru olur?”

Arkadaşımızın sormak istediği kısaca şu:

Avrupa Yakası ile Yaprak Dökümü aynı saatte. Avrupa Yakası’na gülerek ailecek izleyebilirken, Yaprak Dökümü’ndeki Ferhunde’den vazgeçemiyorum. Özellikle dizilerin sonlarına yaklaştığımız ve heyecanın giderek arttığı bu dönemde, bu iki diziyi sizce reklam aralarında dönüşümlü mü izlemeliyim yoksa Avrupa Yakası’na daha çok ağırlık verip, Yaprak Dökümü’nün kitabını mı okumalıyım? Nasıl bir zaman yönetimi yapmamı önerirsiniz?

Akın Bey de ortalama bir cevap vererek -olması gerektiği gibi- zaman yönetimi çok önemli, kültürel ve sosyal faaliyetleri de ihmal etmemek gerek anlamına gelen sözcüklerle cevaplamıştı bu soruyu.

***

Olayın dergi kısmını ve dergide okuyucunun okumak istediği soru tipi nasıl olmalı konusuna değindiğimi sanıyorum. Şimdi biraz sorulan soru hakkında konuşayım.

Sosyal olduğunuzu dile getirmeyin. “Ben sosyalim” demek yerine igilendiğiniz faaliyetlerden doğrudan bahsedin. Önemli olan bunu karşı tarafa hissettirmektir. Özellikle üniversite öğrencilerinin sahip olduğu dar bir düşünce de sosyallik ile üniversite kulüplerini haddinden fazla ilişkilendirmektir. “Ben sosyalim” diyorsanız “abi adam harbiden sosyalmiş vay be!” dedirtmelisiniz. Sosyal olduğunuzu belirttikten sonra karşı tarafa sunacağınız en zayıf örnek üniversite kulüplkerinde aktif olduğunuzu söylemektir. canlı iddaa Bu şuna benzer: 3 büyük futbol takımımızın Barcelona’ya ‘Bak Barcelona ben çok iyi bir futbol takımıyım. En son birkaç gün önce HarmonikHareketspor’u 4-1 yendik.’

Bu eleştirimin bir dergide yazılı olarak sorulcak soru için ağır olabileceğinin farkındayım. Belki yazı dilinde en kestirme direk “başarılı olduğum kadar sosyalim de” anlamını doğrudan vermek istemiş olabilir. Ben dergi kısmına hafif bir dokunuş yapıp, ondan bağımsız “SOSYALİM BEN” olgusunu ele alıyorum.

Sosyal olmak adına yapılan en basit, en sıradan ve en işe yaramaz konu kulüplerdir. Kulüplerde aktif olduğunuzu söylemekle kimseyi tatmin edemezsiniz. Günümüzde herkesin en kötü bir kulübün kıyısınsan geçtiğini düşünürsek ve siz sosyal olduğunuzu iddia ettiğiniz bir anda verdiğiniz örnek kulüp olursa, üniversiteden önce sizi hayata bağlayan ilkokuldaki öğrenci kolları olduğunu kabul etmiş olursunuz bir anlamda!

1) Doğrudan “sosyalim ben” denmemeli

2) Kulüplerde proje lideri olmadıktan sonra hiç bahsetmeyin. Kulüp etkinliklerindan başka anlatacaklarınız olmalı.

Son olarak 3. sınıf öğrencisinin Akın Öngör’e soracağı sorunun daha stratejik olması gerektiğini düşünüyorum. Arkadaş ortamında arkadaşlarınla paylaşarak çok rahat çözüm getirilebilecek bir soruyla dergide yer kaplamak da ayrıca bir sorun. Ben olsam bu soruyu doğrudan kendim cevaplar Akın Bey’e bile iletmezdim(:

Sosyal olmak için sosyal olmayın. Kalıplardan kurtulun. “Başarılıyım ama ot değilim yani. Bak kulüplerdeyim.” kılişesini gerilerde bırakın artık. Konuşma tarzınızla, anlattıklarınızla, karakterinizle ve yaptıklarınızla sosyal olduğunuzu dışa vurursunuz.

İstanbul’un en ucuz escort kızları bu sitede beylikdüzü escort

Girişimcilik Tek Çaredir Ve Buna Risk Denir

Risk almak için büyük işlerle uğraşmaya gerek yoktur. Risk, emin olamadığınız her şey için alınabilir gibi görünse de öyle değildir. Bu siteden mersin escort bayan lara göz atıp iletişime geçebilirsiniz. Risk, birçok seçeneğin arasından birini seçmek değildir asla. Benim için risk, deneyebilecek başka bir şansınız olmadığında aldığınız karardır.

İyi bir girişimci risk alandır denir. İyi bir girişimci aslına bakarsanız, gördüğü fırsatı ilk olarak değerlendirendir. Risk de buradan gelir zaten. İlk olmak, riskli ve bir o kadar da zordur. Girişimci olmanız için risk alıyor olmanız gerekir. Bu siteden mersin escort lara göz atıp iletişime geçebilirsiniz.
Yatırımcı ile girişimci arasındaki fark budur. Yatırım da bir risktir diyeceksiniz. Ama bu benim tanımıma uymuyor!

Yatırımcının önünde bir çok seçenek vardır. Sürekli dener, olmadı yine dener. Kazanır ve kaybeder. Girişimci de buna çok yakındır ama asla bir yatırımcı bir girişimci kadar deli olamaz! Girişimci, parasız dolaşmayı göze alabilmiştir, yatırımcı bu kadar deli değildir. Girişimci “olmaz” ‘ları olur yapmak için çabalar, yatırımcı “olur” ‘u oldurtur. 1’e 3 verecek bir bahis kuponunun 10’a 30 vermesini sağlar yatırımcı. Oysa girişimci 1’e 300 verecek bir kupon hazırlamanın peşindedir. Yatırımcı, yükselme eğilimindeki bir hisse senedine parasını yatırandır. Bu siteden escort mersin ler ile iletişim kurabilirsiniz. Girişimci ise tabanı gören hisse senedine yükselişe geçecek ümidiyle para yatırandır.

Girişimci varsa yatırımcı gelecektir. Önemli olan yatırımcının ne kadar melek olduğunu ayırt edebilmektir.

Girişimci geleceği öngörendir bir bakıma. Yatırımcı ise inandığı öngürülere destek olandır. Fonlayandır kısaca. Girişimci şirketin kendisidir. Yatırımcı onun hisselerine ortak olandır. Girişimci fikir üretir, yatırımcı bu fikri kara çevirme çabasındadır. Bunun içindir ki yatırımcı pasiftir. Aslolan girişimcidir. Girişimci varsa yatırımcı gelecektir. Girişimci varsa proje üretilecektir. Girişimci varsa kalkınma gerçekleşecektir. Yatırımcı nasıl olsa bulunacaktır. Önemli olan yatırımcının ne kadar melek olduğunu ayırt edebilmektir.

Girişimci adayları dört gözle uzak doğu, yakın batı demeden araştırır, okur ve takip eder. Amerika girişimciliğin pazarıdır. Sosyal medya bu konuda üzerine düşen desteği zaten vermektedir. Ülkemizdeki çoğu girişimcinin yaptığı, yurt dışından iş fikirlerini ithal etmektir. Bu yüzdendir ki böyle yapanlar uyanık yatırımcılardır. Girişimci değil!

Amerika’da tuttu burada neden tutmasın?

Bu işte tam olarak yatırımcının işidir. Ülkemizde girişimcilik gibi algılansa da yatırımcının yaptığı işlerden bir tanesidir.  Bir girişimci elbette yukarıda bahsettiğim iş modelini uygulayabilir. Bundan kendi girişimleri için kaynak yaratabilir. Arzulanan ise her girişimcinin “yeni ne yapılabilir” diyerek araştırmasıdır. Uzun vadeli düşünmeli, yeni iş modeli geliştirmeli ve büyük oynamalıdır. Bunun için de öncelikli olarak geleceğin sektörlerini iyi belirlemelidir. Öncü olmalıdır. Sektör yaratmalıdır!

Girişimci kaybetmeyi göze alandır. Girişimci aşıktır! Yatırımcı sevginin peşinden koşar, girişimci gerçek aşkın! Girişimci tutkalarıyla sınırlarını zorlayandır, kendi şarkısını kendi sözleriyle söyleyendir. Yatırımcı başkalarının sözleriyle sınırlı bir ilişki peşinde olandır.

İşsizliğin giderek artığı bu dönemde tek çare girişimciliktir.

Riski alacak olan girişimcidir. Almak zorundadır da. Öyleyse herkes hayal kurmalıdır. Düşlemeli ve yaşamalıdır. İşsizliğin giderek artığı bu dönemde tek çare girişimcilikse bu bir risktir. Artık her türlü yeniliğin yapıldığı, daha keşfedilecek bir şeyin kalmadığı sanılan bir ortamda bunu başarmak daha da zorlaşabilir. Ama girişimcilik biraz da henüz farkına varılmayan ihtiyaçların ortaya çıkarılmasıdır. Birileri bu riski almalı ve tek çare de budur. İşsizliğe karşı elimizdeki tek seçenek!

Kişisel Gelişim Canavarı Olmayın

Kariyer yolunda başarılı olmak için üniversite öğrencileri ne yapacaklarını  şaşırdılar. Bu şaşkınlık giderek kendini baskıya bırakır.

Körü körüne hareket eden, “kendimi geliştirmeliyim amanın!” nidalarıyla ortalıkta başı boş bir şekilde aranan, ne amaçla hareket ettiğini bilmeyen çoğunluğun ardından hareket eden, ilgili ama bilgisiz topluluğadır bu sözler. Var mı böyleleri yakınınızda?

tez danışmanlık

Sosyalleşmek adı altında bulunmamanız gereken toplantılarda bulunduğunuz, asla o işin adamı olmadığınız kulüplerde yer aldınız, ne yapacağınızı bilmediğinizden savrulup durdunuz, döndünüz dolaştınız ve onlar yapıyorsa vardır bir nedeni mantığıyla sıradan işlerin insanı olmaya başladınız. Zaman kaybettiniz, isteklerinizi ertelediniz ve belki de bir diğer tarafta sizin için çok daha değerli olabilecek biriyle tanışma fırsatını kaçırdınız. Olmanız gereken yeri değil, modayı takip ettiniz. Oysa bu size hiç yakışmadı!bilecik escort kızlarına da yakışmadı.

Okumaya devam et “Kişisel Gelişim Canavarı Olmayın”

Diploma İşsiz Olmak İçindir

Bugünlerde birçok üniversite öğrencisi mezun olmanın haklı sevincini yaşıyor. Kep atma töreni, ardından mezuniyet balosu derken Temmuz’a kadar ankara escort hareketli ve eğlenceli günleri geride bırakıyorlar. Sonrasında ortalık duruluyor, herkes kendi köşesine çekiliyor ve iş ciddiye biniyor. Akıllardaki soru şu: “Peki şimdi sırada ne var?”

Birçok yeni mezun hemen, güncellenmiş özgeçmişleriyle iş ararken bazıları da tatile odaklanmış durumdalar. Bir kısım yeni mezun da escot ankara şimdiden geleceğin onlar için neyi getireceğini kestiremediklerinden büyük bir boşluğun içerisindeler. Çevrenizde varsa eğer “okulumu özledim”, “çok sıkılıyorum” diyen yeni mezunlar görebilirsiniz. Mezuniyet bir anda gelmiş gibi gözükür ve siz de bir anda yeni mezun olarak değil artık bir “işsiz” olarak anılabilirsiniz.Anlaşmalar ısparta escort kızlarınada yansıyor.

 

Okumaya devam et “Diploma İşsiz Olmak İçindir”

GMC Başvuru Sürecinde Nelere Dikkat Edilmeli?

Global Management Challenge 2010 Türkiye için öğrenci başvurularını başlatır başlatmaz yoğun bir ilgi ile karşı karşıya kaldık. Sinemada vizyona girdiği ilk haftada gişesi hasılat rekoru kıran filmler gibi GMC de bu sene ilk haftada kendi rekorunu kırmak üzere. Bir tek fark var; bizim gişe hasılatımız başvuru sayımız. 🙂

Birçoğumuzun tatil yaptığı -staj yapanları unutmuyoruz elbette (:- bu dönemde GMC’ye bu kadar hızlı başvuru yapabilecek düzeyde takım görmek, bu yıl daha çok mücadeleci bir yarışma süreci geçireceğimizin ilk işaretleri. GMC’nin her yıl geniş kitlelere ulaşması daha zorlu rakiplerin sizleri beklemesi anlamına geliyor ki bizim amacımız da en iyileri bir arada görmek. Bu açıdan başvuru sayısının artması yarışma sürecinin de bir o kadar heyecanlı ve eğlenceli geçeceği anlamına gelmekte. Unutmayın, rakibiniz ne kadar iyi olursa siz de kendinizi o kadar geliştirebilirsiniz.

Okumaya devam et “GMC Başvuru Sürecinde Nelere Dikkat Edilmeli?”