Alfred Sloan’dan 9 Öğüt

2007 yılında ilk blogumda paylaştığım yazıyı yeniden hatırlamak istedim. Elbette sizlerle paylaşarak. Bu yazıyı paylaştığımda yıl 2007’ydi ve ben bir üniversite 2. sınıf öğrencisiydim. 🙂

Buyrun…

***

CNBC-e BUSINESS dergisinin şubat ayı sayısında okuduğum bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Geleceğin yönetici ve CEO adayları olarak ilgimizi çekecektir diye düşündüğüm işte o öğütler ama önce Alfred Sloan ‘ı kısaca tanıyalım.

Alfred P. Sloan, Amerikan şirketler dünyasında kendinden önce kimsenin yapamadığı ve belki de bir daha yapamayacağı bir devrimi gerçekleştirmiştir. Konsensüse dayalı liderlik anlayışı, farklı görüşleri teşvik etmeye, bilgi ve verileri kullanmaya ve tüketicileri yönetmeye ilişkin yenilikçi yaklaşımlarıyla Sloan, General Motors şirketine büyük bir güç kazandırdığı gibi, günümüzün en başarılı şirketlerinde geçerli olan stratejik bakış açısını, liderlik tarzını ve işletme disiplinini derinden etkilemiştir. General Motors ‘da kalıcı izler bırakan Alfred Sloan, yılların tecrübesi ve birikimin konuşturuyor.

Üretmeye Odaklan: Hayatın bize sunduğu en büyük heyecan bir şeyler üretme, inşa etme heyacanıdır.Yaratıcı ruhu farketmek ve onu yüceltmekten geri kalmayın.

İşi Benimset: Kurumunuzda insanları aşağıdan yukarıya sağlıklı biçimde yükseltin.Böylece bağlılık, azim ve yetenek gelişi, çünnkü terfi şansı doğar.

Bağımsız Düşün: Yeni ve farklı bir işi başarmak için önüne çıkan engelleri aşmak adına öncü, cesur ve azimli olmanız gerekir.

Tartışmaktan Kaçınma: Bir konu üzerinde hemen anlaşmaktan kaçın.İnsanlar hemfikirse yine de kararı alma ve ertele.Zaman, anlaşmazlık ve tartışma yaratabilir.Fikre zaman tanı.

İşi Delege Et: Her yönetici eninde sonunda yapılması gereken tüm işleri kendi başına yapamayacağını bilmeli.Sorumluluk vermeyi bil.

Azimli Ol: Tüm değerli varlıklarımı alın ve bana sadece şirketimi bırakın, beş yıl içinde hepsini tekrar kazanırım.Siz de öz güvenli olun.

Sorumluluk Al: Kişinin neler başarabileceğini görmek için işin sorumluluğunu üzerine alması şarttır.

Durdurak Bilmeden Çalış: Rekabet olan bir ekonomide bir şirketin dinlenme lüksü yoktur.

Ortalamayı Mutlaka Aş: Bir işin yüzde 51’ini doğru yaptığınız zaman kahraman olursunuz.

Blog Açın Demenin Modası Çoktan Geçti

Klişenin bile ötesinde, ortalama bir “Akıl Hocası”nın söylediği telkinlerin başında gelir: “Blog Aç!

Bundan 5-6 yıl öncesine gidersek blog açın demenin etkili bir yanı vardı. Henüz bu kadar popüler olmayan “Blog Aç” yönlendirmesi o dönemler için “satan” bir fikirdi. 🙂  Blog kavramı da yeteri kadar bilinmediği için gerçekten blog açması gerekenleri, açabilecek niteliklerde olanları bundan haberdar etmek adına faydalıydı bu yönlendirmeler. Bir nevi geleceği yakalamak adına değerli bir öngörü paylaşımıydı. Bundan 5-6 yıl öncesinde danışmanlar, kişisel gelişimciler vb. konferanslardaki sunumlarında, yurt dışındaki eğilimleri de takip ettikleri için kişisel blog kavramı üzerine önemle eğilirlerdi.

Okumaya devam et “Blog Açın Demenin Modası Çoktan Geçti”

Sen Bana İyilik Yapamazsın, Ben Yaparım!

Sürekli her iyiliğe, her “Merhaba” ya anında karşı bir iyilikle cevap vermek, “altta kalamam” egosunun tipik örneğidir. Çünkü o kendi yaptığı iyilikle kendisini senden üstün görmek gibi bir gaflete düşer. Senin bu hareketin de ona bunu anımsatır. Ne üzücü değil mi?

Anında yapılan karşı iyilik, sizin merhabanızın bütün samimiyetini yok saymaktır. Kısasa kısas. Elbette bu bir genellemedir ancak inan bana buradaki anahtar sözcük “anında” dır. İşte bu yüzden ben, komşudan gelen ikram tabağının, komşuyu kapının önünde bekleterek hemen sendeki bir yiyecekle o tabağın geri verilmesini samimiyeti öldüren bir davranış olarak görüyorum.

İyilik, hediye vb. kabul etmek bir kültürdür. Ancak bazılarının aklı, iyiliğin veya o anki sevgi ortamının kıymetini düşünmekten ziyade, anında nasıl bir karşı iyilik ile cevap verebilirim sorusuna cevap aramaya başlar. İyilik için bu kadar abartı bir çaba karşı tarafı da artık rahatsız edici boyuta ulaşarak, “muhtaç” durumda olma duygusunu yaşatır.

Okumaya devam et “Sen Bana İyilik Yapamazsın, Ben Yaparım!”

Üzerine Para Garantisi de Versek, En Çok Ne Yapmak İstersin?

cv de hobiler kısmına ne yazılmalı

Hobilerinizi yazmalısınız.

Bloguma gelen arama sonuçlarını incelediğimde bu sözcük grubunu da gördüm: “cv de hobiler kısmına ne yazılmalı”

Gerçekten böyle düşünenler de olduğunu görünce bu konuyu yapmış olduğum derin analizlerle açıklık getirmek istedim. Evet, hobiler kısmına gerçekten sahip olduğunuz hobilerinizi yazmalısınız. 🙂

CV’de neden hobiler veya ilgi alanları diye bir alan var düşündünüz mü hiç? Aslına bakarsanız bu alan size bazı sorulara cevap vermeniz içindir: “Biz senin hobileri olan biri olmanı istiyoruz. Yapmaktan zevk aldığın bir uğraşın olmasını bekliyoruz. Hayatla ilişkiye girebildiğini, kendini mecbur hissetmediğinde ne yapmayı seçtiğini görmek istiyoruz.”  Ancak biliyoruz ki çoğu insan kaynakları uzmanı hobilere göz ucuyla bakar çünkü sizin hobiler kısmını gelişi güzel doldurduğunuzu bilirler. Onlarca iş görüşmesine gittim ve sadece bir kere hobilerimden biriyle ilgili bir konu açıldı. ( İyi satranç oynarım. 🙂 ) Hobiler, hobiler, hobiler… Senin kültürün, hayata bakış açın, sosyal zekan, karakterin… iş ortamına ve şirketle paralellik gösterebiliyor mu? Bunlar hep ince detaylar dostum.

Sizin hobiniz nedir?

Üzerine para garantisi de versek en çok ne yapmak istersin?

cv de hobiler kısmına yazılabilecek hobiler

diye aratanlar da olabileceğini düşünerek elim değmişken bunu da yazayım. Bugün iyi günümdeyim.

Özgeçmişe yazılabilecek hobiler, sizin sahip olduğunuz hobilerinizdir.  🙂 Ancak anlıyoruz ki hobiniz yok. Gerçekten yok mu? Vardır; mutlaka vardır ancak keşfedememiş olabilirsiniz. Zevk alacağınız bir uğraşınız olsa ne güzel olur. Kendiniz için ve işe girmek için değil.

Hakkınızda bir bakışta da olsa kabaca bir fikir sunan özgeçmişinizde belki de en masum, sizi siz gibi gösteren alan hobiler alanıyken neden bunu söylemek bu kadar zor?

Hobin neyse, yaz bunu.

Bir tane, iki tane, fark etmez.

Belki de sana şöyle sormak gerekir: Her gün işe gitmek yerine ne yapmak isterdin? buna vereceğin cevap belki de hobindir.

Ama unutma,

“Eğer sevdiğin işi yaparsan, hayatta bir gün dahi çalışmamış olursun.” – Konficyus

Stres Altında Çalışabilen mi, Yoksa Kaliteden Ödün Veren misin?

Her ne yapıyorsanız yapın, yaptığınız şey için bir zaman harcıyorsunuz. Her işin, ortalama bir zamanı vardır. Örneğin evde annenizin, size yapmanız için verdiği bir işi zamanında yapmazsanız veya beklenen zamandan çok daha uzun bir süre içinde yaparsanız anneniz bundan memnun olmayacağını siz iyi bilirsiniz. 🙂 Her şey zamanında ve makul bir süre içinde yapılırsa anlamlı olur. Bu da çok doğaldır çünkü biz insanlar belirli ancak bizim kontrolümüzde olmayan bir zaman kavramı üzerine bu dünyada yer alıyoruz. Zaman, bu açıdan her şeye anlam veren bir güçtür. Zaman, iyiyi kötü veya kötüyü iyi yapabilecek güçtedir. Yaptığınız iş, onu ne zaman yaptığınız, zamanında yapıp yapamadığınız ile anlam kazanacaktır. Okumaya devam et “Stres Altında Çalışabilen mi, Yoksa Kaliteden Ödün Veren misin?”

Bir Gazete Neden Bedava Dağıtılır ki?

Ülkemizdeki medyanın bütün organlarına doğrudan yapılan baskı hiç olmadığı kadar artmış durumda. Bunu birebir gazetecilerde ve medyanın her kolundaki çalışanların söylemlerinde biliyoruz. Medyanın hemen hemen her kolunda hükümete yönelik bir eleştiri getirmek mümkün değil. Düşünce özgürlüğü dediğimiz demokratik haklar maalesef ne hikmetse medyada geçerli kılınmıyor. Hükümetin yanlışlarını söyleyerek uyarı, eleştiri getiren, fikrini paylaşan her yazar gazetelerden bir bir kovuluyor, televizyon programlarına çıkarılmıyor ve  medyadan uzaklaştırma operasyonuna maruz bırakılarak susturuluyorlar. Bunu çok açık görebiliyoruz artık. Her şey göz göre göre bile bile normalmiş gibi yapılıyor. Bunun son örneği Mustafa Mutlu. Vatan Gazetesi’nden Necati Doğru ve Can Ataklı‘dan sonra Mustafa Mutlu da kovuldu. (Mustafa Mutlu’nun kovulmadan önce, patronuyla yaşadığı görüşmeleri ve medyanın dönüşümünü kaleme aldığı Dön Kardeşim kitabını da okuyabilirsiniz. Kitaba göre, Erdoğan Demirören, Mustafa Mutlu’dan hükümetin hoşuna gidecek yazılar yazmasını ve dönmesini istemiştir.) Yine aynı grubun gazetesi olan Milliyet‘ten de en son Can Dündar‘ın gazeteden uzaklaştırıldığını biliyorsunuzdur. Bütün unların nedeni ise gazetenin yeni patronu olan, Demirören Holding‘in de sahibi Erdoğan Demirören’in mevcut hükümetin sözünden çıkamaması. Holdingin diğer işlerinin hükumet tarafınca bozulması korkusu. Görebiliyor musunuz, tarafsız ve objektif yayıncılık bir holding için mümkün olamıyor, olamaz da zaten.

Çin’den sonra en fazla tutuklu gazeteci ülkemizde

Bugün Türkiye’de gazete sahibi olan holdinglerin iktidarın alehine bir duruş sergilemesi mümkün değil. Burada objektif ve doğru habercilikten bahsediyorum. Hiç kimse hatasız değil ve elbette bu hükümetin de doğru ve yanlışları var. Ama medyada sanki her şey güllük gülüstanlıkmış gibi gösteriliyor. En ufak olumsuz bir habere görüşe tahammül edilemiyor. Haber bültenlerinde hükümeti sinirlendirilecek haberler yapılmıyor. En son Gezi olaylarında bu durumu tam olarak test etmiş olduk. Hükümetin kontrolündeki medya organları her şeyi hükümetin istediği gibi çarpıtmaktan kaçınmıyor. Kısaca ülkemizde özgür, tarafsız ve gerçek haber okumuyoruz ve izlemiyoruz. Size dünyada Çin’den sonra en fazla tutuklu gazetecinin ülkemizde olduğundan bahsetmedim bile!

Koş vatandaş tam size layık haberlerimiz var! Vatan ve Milliyet Gazetesi yollara dağılmış…

Uzun bir süredir bizim sitede Demirören Holding’in gazeteleri olan Vatan ve Milliyet bedava dağıtılmakta. Önceleri kapımıza kadar dağıtılıyordu, şimdi ise sitenin girişine destelerce bırakılıyor ve isteyen istediği kadarını ücret ödemeden alıp evine götürebiliyor. Bir gazete neden ücretsiz dağıtılır ki? Bu sorunun birbiriyle bağlantılı iki temel cevabı var aslında. Bir gazete ısrarla kapılara kadar dağıtılıyor ve insanlara ücretsiz dağıtılıyorsa, “ne olursa olsun lütfen şu gazeteyi eve sokun” yaklaşımı vardır. Bunun altında yatan temel nokta satılmayan gazetenin tirajını korumak. Tiraj düşerse gazetenin reklam geliri de düşer. Yani siz bedava olarak evinize soktuğunuz her gazete ile aslında gazete yine fayda sağlamış oluyorsunuz. Gazetenin reklam geliri elde etmesine vesile olmuş oluyorsunuz. Gazeteye sağladığınız fayda devam ediyor. O gün ücretiz bir şekilde evinize gazete getirebildiğiniz için de büyük olasılıkla başka bir gazeteye ücret ödeyip satın almıyorsunuz. Böylece ücretsiz dağıtılan gazete rakiplerine de böyle bir gol atmış oluyor! İkinci nokta da bedava dağıtılan gazeteler genellikle tarafsız habercilik yapmayan gazetelerdir. Belli bir görüşü savunurlar ve sürekli bu yönde haberlere yer verirler. Yazarları tarafsız değil bilakis taraftır. Özetle bir gazete bedava dağıtılıyorsa ikinci etkeni bir düşünceyi, bir görüşü insanlara, size empoze etmeye, ona inandırmak içindir. Bu gazetelerin eve girmesi demek, o evdeki küçük büyük, yaşlı genç herkesin aklının bir nevi yıkanmasının önünün açılması demektir.

Piyasadaki gazetelerin %99’u size her şeyi toz pembe göstermek için var!

Sitede bedava dağıtılan Vatan ve Milliyet‘i bir iki kişi dışında kimse almıyor. Çünkü biliyor ki bu gazetelerde hep yanlı haber var, hatta haber yok bile! Dünyada olup bitenlerden bir haber olan gazetelerde yanlı yorumlar, yanlı başlık ve manşetlere kimsenin tahammülü yok artık! Satılmayan gazeteler sitenin bahçesine ve yollarına rüzgarın da etkisiyle dağılıyor ve siteyi gereksiz yere kirletmiş oluyor. Gazete daha okunmadan çöpe dönüşmüş oluyor! Marketlerde ücretsiz dağıtılan bir Habertürk var ki hele her gün kasiyer yalvar yakar poşetimizin içine atıyor desem abartmamış olurum. Poşetten geri çıkarıp yerine koyuyorum. Piyasadaki gazetelerin %99’u size her şeyi toz pembe göstermek için var! Bu gazetelerin sahibi holding patronları ve bu holdinglerin hepsinin başka sektörlerde devletle işleri var. Yani hükümetin gücüne giden ama %100 doğru, gerçek haberlere bu gazetelerde yer yok. Neden bunu bile bile bu gazeteleri alayım ki? Ben gerçekleri ülkede olan biteni olduğu gibi öğrenmek istiyorum. İyiye iyi derken başka şeylerin üstünün örtülmemesini, kötüyü kötülerken de abartılmamasını istiyorum.

Bayiden ücretini verip okumayacağınız gazeteleri, bedava dağıtılırken de almayın. Onlara yine fayda sağlamış oluyorsunuz. Kendinizi kullandırtmayın ve her ne olursa olsun her şeyi sorgulamaktan, fikirlerinizi açıklamaktan korkmayın.

Bu gazeteler sadece holding patronlarına satılıyor!

Bize değil.

Bumerang Ödülleri En Uzman Blog Adayıyım

Hürriyet Gazetesi’nin blog network servisi Bumerang’ın blog yarışmasına www.ermanakdeniz.com ile ben de katıldım. Benimkisi bu güzel heyecanı paylaşmak aslında.

Yarışma süreci şöyle işliyor. Öncelikle sizlerin oylarıyla her kategoride en çok oy alan ilk 10 blog belirleniyor. Öncelikle bu ilk 10 blog arasına girmek gerekiyor. Maalesef pek adil bir yöntem değil. Öyle ki pek çok  hak eden, emek sarf edilmiş blog, sırf daha az kişiden oy aldı diye daha bu ilk eleme turunda elenebilir. Keşke en başından jüri elemesinden geçilse ve sonrasında halk oylaması sistemin sonraki aşamalarına eklenebilse. Ancak bir blog yarışması için bu kadar tantanaya henüz girilmiyor. Belki de gerek de yoktur. Önemli olan iyi içerik üretmeyi teşvik etmek. 😉

Her kategoride en çok oy alan (toplayan demek daha doğru) ilk 10 blog arasına giren bloglar jüri değerlendirmesine giriyor. Jüri sadece bu 10 blogu değerlendirerek seçimini yapıp ilk 3 blogu belirliyor. Bu ilk 10 blog arasına girmek ise dediğim gibi tamamen sizlerin vereceği oya bağlı.

Şuanda bulunduğunuz blog en uzman blog kategorisinde yarışmakta. Uzman blog için gerekli yeterlilikler ise şu şekilde belirlenmiş:

• Belli bir konu üzerine uzmanlaşmış ve paylaşımları sadece o konu üzerinde olan,
• Uzmanlaştığı spesifik konu üzerinde röportaj, araştırma, değerlendirmeleri bulunan,
• Blogunda / Sitesinde işlediği konuyla ilgili rehber konumunda bir içerik arşivi bulunan,
• Okuyucularına benzersiz ve özgün araştırmalar sunan,
• Tasarım açısından da özenli olan siteler bu kategoride değerlendirilecektir.

Teşekkürler,

Değer Katın

Gündelik yaşantımızın zorunluklarına kendimizi kaptırırken çoğu zaman kendimize bile zaman ayıramıyoruz. Zorunlulukların başında genelde iş veya okul hayatı gelir. Belki zorunluluk olmaktan kurtarabiliriz? 😉 Her neyse, ortalama bir gününüzü gözünüzün önüne getirdiğinizde neyi gerçekten planlayarak ve isteyerek yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Gerçekten o gün, kısa bir süre önce veya o gün içinde planladığınız bir şeyle uğraştınız mı hiç? Genellikle, bazı davranışları o kadar sık yaparız ki bir süre sonra onları sorgulamaktan vazgeçer hale geliriz. Bilincimizin kaybolmaya başladığı veya reflesk haline dönüşen davranışlarımız değişime giden yolda bize en çok engel olan unsur. Hayatımızın zorunlulukları da çoğu zaman bizler için birer refleks haline dönüşmekte. Bu yüzden başka bir alternatifimiz yokmuşçasına kendimizi kaptırdığımız yola devam eder, bu hayatı yaşamayı sürdürürüz. Okumaya devam et “Değer Katın”

Beni Anla ya da Anlamasan da Olur

Herkes ile paylaşamadığınız şeyler vardır. Paylaştığınızda anlaşılmayacağınızı düşünürsünüz.

Bazı konular çarptırılmaya çok müsaittir. Hele ki konu biraz sıradan olmaktan çıktığında sohbetlere katılım oranı hızlıca azalır; espiri ve eleştiri malzemesi olmaya  müsait hale gelir.  Herkesin hakkında fikir üretemeyeceği şeyleri konuşmak önemlidir. Herkesin hakkında fikir yürütemeyeceği konu bilginizi arttırmak avantajdır; ancak sizi yalnızlaştırır aynı zamanda. Entelektüel birikim. Buna sahip olamayanlar için malzemedir, entelektüel bilgi!

Sohbet konuları bence temelde ikiye ayrılır. Konuştuğunuzda anlaşılmak istediğiniz ve anlaşılmayı beklemediğiniz, bunun umurunuzda olmadığı konular.

Konu ve insan uyumu sohbetlerdeki davranışınızı etkiler. Bilirsiniz, yalnızlık paylaşılmaz herkesle kaynaşılmaz. 🙂 Konu derin ancak karşınızdaki insan zayıfsa söyleyeceklerinizi tutarsınız. Konu sıradan ve karşınızda değer verdiğiniz biri varsa bu sefer saçmalama hakkınızı olabildiğince kullanmak isteyebilirsiniz. En sıradan bir konuda anlaşılmayı isteyebilmeniz için karşınızda değer verdiğiniz biri olmalı.

Futbolu, kadınları ve aşkı herkesle bir seviyede konuşabilirsiniz. Sohbetin kalitesi sizin de anlaşılmak istediğiniz noktada başlar çünkü artık konu hakkındaki en samimi fikirlerinizi vermeye başlamıştırsınız.

Çoğu zaman arkadaş ortamlarında konu ve insan uyumunu yakalayamadığım anlarda çok durgun ve suskun halde yakalıyorum. Bazen de hararetli tartışmalar içinde, eğlenceli sohbetlerde. Anlıyorum ki temelde önemli olan anlaşılmak istediğimizin seviyesi. Anlaşılmayı önemsemiyorsanız her zaman, her yerde, herkesle konuşabilirsiniz. Eğer anlaşılmak istiyorsanız, o halde konu ve insan uyumunu yakalamanız gerekiyor. 🙂

Unutmadan,

“Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır.” (Mevlana)

İşte Canınızı En Çok Ne Sıkar? [infografik]

Normal sıradan bir iş gününde sizi en çok strese sokacak ve canınızı sıkacak şey ne olabilir? Eğer sabah işe giderken cep telefonunuzu yanınıza almayı unutursanız daha işe bile varmadan büyük bir sıkıntınız var diyebiliriz. 🙂

Dell yapmış olduğu ve referans gösterdiği araştırma ile çalışanların %31 ile en fazla internetin ve e-mailin çalışmamasını en can sıkıcı şey olarak belirlemiş. Şüphesiz hiç şaşırtıcı değil. Dell de bu araştırmadan yola çıkarak tasarladığı bu infografik ile “Bizim teknolojik alt yapımız ve ürünlerimiz ile asla internet ve e-mail akışınızda sıkıntı yaşamazsınız.” mesajını online ortamda duyurmak istemekte. Tek bir soruya verilen cevaplar ile mesajın net bir şekilde ortaya konmasına verilebilecek son derece başarılı bir infografik çalışması olmuş.

Bu farkındalıkla birlikte araştırma sonuçlarına odaklanmak bizim için daha faydalı olacaktır. 🙂 %18 ile gerçekçi olmayan iş yükü yani o gün bitirilmesi beklenen ağır işler 2. en can sıkıcı şey olarak belirtilmiş. Araştırmada dikkat çekici nokta ise %8 ile çalışanların bu soruya verdiği cevabın patron/yönetici olmuş olması. 🙂

Sizin için durum ne olurdu?