Stres Altında Çalışabilen mi, Yoksa Kaliteden Ödün Veren misin?

Her ne yapıyorsanız yapın, yaptığınız şey için bir zaman harcıyorsunuz. Her işin, ortalama bir zamanı vardır. Örneğin evde annenizin, size yapmanız için verdiği bir işi zamanında yapmazsanız veya beklenen zamandan çok daha uzun bir süre içinde yaparsanız anneniz bundan memnun olmayacağını siz iyi bilirsiniz. 🙂 Her şey zamanında ve makul bir süre içinde yapılırsa anlamlı olur. Bu da çok doğaldır çünkü biz insanlar belirli ancak bizim kontrolümüzde olmayan bir zaman kavramı üzerine bu dünyada yer alıyoruz. Zaman, bu açıdan her şeye anlam veren bir güçtür. Zaman, iyiyi kötü veya kötüyü iyi yapabilecek güçtedir. Yaptığınız iş, onu ne zaman yaptığınız, zamanında yapıp yapamadığınız ile anlam kazanacaktır.

Bir Gazete Neden Bedava Dağıtılır ki?

Ülkemizdeki medyanın bütün organlarına doğrudan yapılan baskı hiç olmadığı kadar artmış durumda. Bunu birebir gazetecilerde ve medyanın her kolundaki çalışanların söylemlerinde biliyoruz. Medyanın hemen hemen her kolunda hükümete yönelik bir eleştiri getirmek mümkün değil. Düşünce özgürlüğü dediğimiz demokratik haklar maalesef ne hikmetse medyada geçerli kılınmıyor. Hükümetin yanlışlarını söyleyerek uyarı, eleştiri getiren, fikrini paylaşan her yazar gazetelerden bir bir kovuluyor, televizyon programlarına çıkarılmıyor ve  medyadan uzaklaştırma operasyonuna maruz bırakılarak susturuluyorlar. Bunu çok açık görebiliyoruz artık. Her şey göz göre göre bile bile normalmiş gibi yapılıyor. Bunun son örneği Mustafa Mutlu. Vatan Gazetesi’nden Necati Doğru ve Can Ataklı‘dan sonra Mustafa Mutlu da kovuldu. (Mustafa Mutlu’nun kovulmadan önce, patronuyla yaşadığı görüşmeleri ve medyanın dönüşümünü kaleme aldığı Dön Kardeşim kitabını da okuyabilirsiniz. Kitaba göre, Erdoğan Demirören, Mustafa Mutlu’dan hükümetin hoşuna gidecek yazılar yazmasını ve dönmesini istemiştir.) Yine aynı grubun gazetesi olan Milliyet‘ten de en son Can Dündar‘ın gazeteden uzaklaştırıldığını biliyorsunuzdur. Bütün unların nedeni ise gazetenin yeni patronu olan, Demirören Holding‘in de sahibi Erdoğan Demirören’in mevcut hükümetin sözünden çıkamaması. Holdingin diğer işlerinin hükumet tarafınca bozulması korkusu. Görebiliyor musunuz, tarafsız ve objektif yayıncılık bir holding için mümkün olamıyor, olamaz da zaten.

Çin’den sonra en fazla tutuklu gazeteci ülkemizde

Bugün Türkiye’de gazete sahibi olan holdinglerin iktidarın alehine bir duruş sergilemesi mümkün değil. Burada objektif ve doğru habercilikten bahsediyorum. Hiç kimse hatasız değil ve elbette bu hükümetin de doğru ve yanlışları var. Ama medyada sanki her şey güllük gülüstanlıkmış gibi gösteriliyor. En ufak olumsuz bir habere görüşe tahammül edilemiyor. Haber bültenlerinde hükümeti sinirlendirilecek haberler yapılmıyor. En son Gezi olaylarında bu durumu tam olarak test etmiş olduk. Hükümetin kontrolündeki medya organları her şeyi hükümetin istediği gibi çarpıtmaktan kaçınmıyor. Kısaca ülkemizde özgür, tarafsız ve gerçek haber okumuyoruz ve izlemiyoruz. Size dünyada Çin’den sonra en fazla tutuklu gazetecinin ülkemizde olduğundan bahsetmedim bile!

Koş vatandaş tam size layık haberlerimiz var! Vatan ve Milliyet Gazetesi yollara dağılmış…

Uzun bir süredir bizim sitede Demirören Holding’in gazeteleri olan Vatan ve Milliyet bedava dağıtılmakta. Önceleri kapımıza kadar dağıtılıyordu, şimdi ise sitenin girişine destelerce bırakılıyor ve isteyen istediği kadarını ücret ödemeden alıp evine götürebiliyor. Bir gazete neden ücretsiz dağıtılır ki? Bu sorunun birbiriyle bağlantılı iki temel cevabı var aslında. Bir gazete ısrarla kapılara kadar dağıtılıyor ve insanlara ücretsiz dağıtılıyorsa, “ne olursa olsun lütfen şu gazeteyi eve sokun” yaklaşımı vardır. Bunun altında yatan temel nokta satılmayan gazetenin tirajını korumak. Tiraj düşerse gazetenin reklam geliri de düşer. Yani siz bedava olarak evinize soktuğunuz her gazete ile aslında gazete yine fayda sağlamış oluyorsunuz. Gazetenin reklam geliri elde etmesine vesile olmuş oluyorsunuz. Gazeteye sağladığınız fayda devam ediyor. O gün ücretiz bir şekilde evinize gazete getirebildiğiniz için de büyük olasılıkla başka bir gazeteye ücret ödeyip satın almıyorsunuz. Böylece ücretsiz dağıtılan gazete rakiplerine de böyle bir gol atmış oluyor! İkinci nokta da bedava dağıtılan gazeteler genellikle tarafsız habercilik yapmayan gazetelerdir. Belli bir görüşü savunurlar ve sürekli bu yönde haberlere yer verirler. Yazarları tarafsız değil bilakis taraftır. Özetle bir gazete bedava dağıtılıyorsa ikinci etkeni bir düşünceyi, bir görüşü insanlara, size empoze etmeye, ona inandırmak içindir. Bu gazetelerin eve girmesi demek, o evdeki küçük büyük, yaşlı genç herkesin aklının bir nevi yıkanmasının önünün açılması demektir.

Piyasadaki gazetelerin %99’u size her şeyi toz pembe göstermek için var!

Sitede bedava dağıtılan Vatan ve Milliyet‘i bir iki kişi dışında kimse almıyor. Çünkü biliyor ki bu gazetelerde hep yanlı haber var, hatta haber yok bile! Dünyada olup bitenlerden bir haber olan gazetelerde yanlı yorumlar, yanlı başlık ve manşetlere kimsenin tahammülü yok artık! Satılmayan gazeteler sitenin bahçesine ve yollarına rüzgarın da etkisiyle dağılıyor ve siteyi gereksiz yere kirletmiş oluyor. Gazete daha okunmadan çöpe dönüşmüş oluyor! Marketlerde ücretsiz dağıtılan bir Habertürk var ki hele her gün kasiyer yalvar yakar poşetimizin içine atıyor desem abartmamış olurum. Poşetten geri çıkarıp yerine koyuyorum. Piyasadaki gazetelerin %99’u size her şeyi toz pembe göstermek için var! Bu gazetelerin sahibi holding patronları ve bu holdinglerin hepsinin başka sektörlerde devletle işleri var. Yani hükümetin gücüne giden ama %100 doğru, gerçek haberlere bu gazetelerde yer yok. Neden bunu bile bile bu gazeteleri alayım ki? Ben gerçekleri ülkede olan biteni olduğu gibi öğrenmek istiyorum. İyiye iyi derken başka şeylerin üstünün örtülmemesini, kötüyü kötülerken de abartılmamasını istiyorum.

Bayiden ücretini verip okumayacağınız gazeteleri, bedava dağıtılırken de almayın. Onlara yine fayda sağlamış oluyorsunuz. Kendinizi kullandırtmayın ve her ne olursa olsun her şeyi sorgulamaktan, fikirlerinizi açıklamaktan korkmayın.

Bu gazeteler sadece holding patronlarına satılıyor!

Bize değil.

Bumerang Ödülleri En Uzman Blog Adayıyım

Hürriyet Gazetesi’nin blog network servisi Bumerang’ın blog yarışmasına www.ermanakdeniz.com ile ben de katıldım. Benimkisi bu güzel heyecanı paylaşmak aslında.

Yarışma süreci şöyle işliyor. Öncelikle sizlerin oylarıyla her kategoride en çok oy alan ilk 10 blog belirleniyor. Öncelikle bu ilk 10 blog arasına girmek gerekiyor. Maalesef pek adil bir yöntem değil. Öyle ki pek çok  hak eden, emek sarf edilmiş blog, sırf daha az kişiden oy aldı diye daha bu ilk eleme turunda elenebilir. Keşke en başından jüri elemesinden geçilse ve sonrasında halk oylaması sistemin sonraki aşamalarına eklenebilse. Ancak bir blog yarışması için bu kadar tantanaya henüz girilmiyor. Belki de gerek de yoktur. Önemli olan iyi içerik üretmeyi teşvik etmek. 😉

Her kategoride en çok oy alan (toplayan demek daha doğru) ilk 10 blog arasına giren bloglar jüri değerlendirmesine giriyor. Jüri sadece bu 10 blogu değerlendirerek seçimini yapıp ilk 3 blogu belirliyor. Bu ilk 10 blog arasına girmek ise dediğim gibi tamamen sizlerin vereceği oya bağlı.

Şuanda bulunduğunuz blog en uzman blog kategorisinde yarışmakta. Uzman blog için gerekli yeterlilikler ise şu şekilde belirlenmiş:

• Belli bir konu üzerine uzmanlaşmış ve paylaşımları sadece o konu üzerinde olan,
• Uzmanlaştığı spesifik konu üzerinde röportaj, araştırma, değerlendirmeleri bulunan,
• Blogunda / Sitesinde işlediği konuyla ilgili rehber konumunda bir içerik arşivi bulunan,
• Okuyucularına benzersiz ve özgün araştırmalar sunan,
• Tasarım açısından da özenli olan siteler bu kategoride değerlendirilecektir.

Teşekkürler,

Değer Katın

Gündelik yaşantımızın zorunluklarına kendimizi kaptırırken çoğu zaman kendimize bile zaman ayıramıyoruz. Zorunlulukların başında genelde iş veya okul hayatı gelir. Belki zorunluluk olmaktan kurtarabiliriz? 😉 Her neyse, ortalama bir gününüzü gözünüzün önüne getirdiğinizde neyi gerçekten planlayarak ve isteyerek yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Gerçekten o gün, kısa bir süre önce veya o gün içinde planladığınız bir şeyle uğraştınız mı hiç? Genellikle, bazı davranışları o kadar sık yaparız ki bir süre sonra onları sorgulamaktan vazgeçer hale geliriz. Bilincimizin kaybolmaya başladığı veya reflesk haline dönüşen davranışlarımız değişime giden yolda bize en çok engel olan unsur. Hayatımızın zorunlulukları da çoğu zaman bizler için birer refleks haline dönüşmekte. Bu yüzden başka bir alternatifimiz yokmuşçasına kendimizi kaptırdığımız yola devam eder, bu hayatı yaşamayı sürdürürüz.

Beni Anla ya da Anlamasan da Olur

Herkes ile paylaşamadığınız şeyler vardır. Paylaştığınızda anlaşılmayacağınızı düşünürsünüz.

Bazı konular çarptırılmaya çok müsaittir. Hele ki konu biraz sıradan olmaktan çıktığında sohbetlere katılım oranı hızlıca azalır; espiri ve eleştiri malzemesi olmaya  müsait hale gelir.  Herkesin hakkında fikir üretemeyeceği şeyleri konuşmak önemlidir. Herkesin hakkında fikir yürütemeyeceği konu bilginizi arttırmak avantajdır; ancak sizi yalnızlaştırır aynı zamanda. Entelektüel birikim. Buna sahip olamayanlar için malzemedir, entelektüel bilgi!

Sohbet konuları bence temelde ikiye ayrılır. Konuştuğunuzda anlaşılmak istediğiniz ve anlaşılmayı beklemediğiniz, bunun umurunuzda olmadığı konular.

Konu ve insan uyumu sohbetlerdeki davranışınızı etkiler. Bilirsiniz, yalnızlık paylaşılmaz herkesle kaynaşılmaz. 🙂 Konu derin ancak karşınızdaki insan zayıfsa söyleyeceklerinizi tutarsınız. Konu sıradan ve karşınızda değer verdiğiniz biri varsa bu sefer saçmalama hakkınızı olabildiğince kullanmak isteyebilirsiniz. En sıradan bir konuda anlaşılmayı isteyebilmeniz için karşınızda değer verdiğiniz biri olmalı.

Futbolu, kadınları ve aşkı herkesle bir seviyede konuşabilirsiniz. Sohbetin kalitesi sizin de anlaşılmak istediğiniz noktada başlar çünkü artık konu hakkındaki en samimi fikirlerinizi vermeye başlamıştırsınız.

Çoğu zaman arkadaş ortamlarında konu ve insan uyumunu yakalayamadığım anlarda çok durgun ve suskun halde yakalıyorum. Bazen de hararetli tartışmalar içinde, eğlenceli sohbetlerde. Anlıyorum ki temelde önemli olan anlaşılmak istediğimizin seviyesi. Anlaşılmayı önemsemiyorsanız her zaman, her yerde, herkesle konuşabilirsiniz. Eğer anlaşılmak istiyorsanız, o halde konu ve insan uyumunu yakalamanız gerekiyor. 🙂

Unutmadan,

“Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır.” (Mevlana)

İşte Canınızı En Çok Ne Sıkar? [infografik]

Normal sıradan bir iş gününde sizi en çok strese sokacak ve canınızı sıkacak şey ne olabilir? Eğer sabah işe giderken cep telefonunuzu yanınıza almayı unutursanız daha işe bile varmadan büyük bir sıkıntınız var diyebiliriz. 🙂

Dell yapmış olduğu ve referans gösterdiği araştırma ile çalışanların %31 ile en fazla internetin ve e-mailin çalışmamasını en can sıkıcı şey olarak belirlemiş. Şüphesiz hiç şaşırtıcı değil. Dell de bu araştırmadan yola çıkarak tasarladığı bu infografik ile “Bizim teknolojik alt yapımız ve ürünlerimiz ile asla internet ve e-mail akışınızda sıkıntı yaşamazsınız.” mesajını online ortamda duyurmak istemekte. Tek bir soruya verilen cevaplar ile mesajın net bir şekilde ortaya konmasına verilebilecek son derece başarılı bir infografik çalışması olmuş.

Bu farkındalıkla birlikte araştırma sonuçlarına odaklanmak bizim için daha faydalı olacaktır. 🙂 %18 ile gerçekçi olmayan iş yükü yani o gün bitirilmesi beklenen ağır işler 2. en can sıkıcı şey olarak belirtilmiş. Araştırmada dikkat çekici nokta ise %8 ile çalışanların bu soruya verdiği cevabın patron/yönetici olmuş olması. 🙂

Sizin için durum ne olurdu?

Sıradan Yöneticilere Kendinizi Kaptırmayın!

Lost’u hatırlarsınız. Elbette o muhteşem diziden bahsediyorum. Benim o dizide çok sevdiğim bir söz vardı: “Don’t tell me what I can’t do!” Cesaret kıran her andan sonra bağıra bağıra söyleme isteği uyandıran bir söz değil mi sizce de? Hele dizideki John Locke gibi söylediğinizi düşünün. Biraz daha geliştirin ve bunu yöneticinize söylerken kendinizi hayal edin. 🙂 Öyle ki bu sözü anne ve babanıza, en yakın arkadaşınızdan henüz 5 dakikadır tanıdığınız birine kadar herkese söylemek için çıldırdığınız anlar olabilir. Tıpkı John Locke gibi.

Bana ne yapamayacağımı söyleme!

Diziden sonra bu söz hafızamda kalıplaştı. Artık kendimi John Locke gibi hissettiğim anlarda farklı sözler aramıyorum. Cesaretimin kırıldığı durumlarda beni motive etmesi için zihnim refleks olarak tekrar tekrar aklıma getiriyor bu sözü: “Bana ne yapamayacağımı söyleme!”

Geçtiğimiz günlerde Bakan Erdoğan Bayraktar’ın sözünü duyunca yine bu sözü hatırlamış oldum. Bakan şöyle diyordu:

“Bu ülke Müslüman bir ülke. Yüzde 99’u Müslüman. Tarihten gelen bir yapısı var. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya çok zor bir bölge ve Türkiye onun merkezinde bulunuyor. Şimdi Türkiye’nin konumu itibariyle biz icat yapamıyoruz, buluş yapamıyoruz. Tarım ülkesiyiz biz. Ne yapacağız biz? Ara teknik eleman ülkesiyiz biz. O zaman biz çok daha iyi eğitim almak zorundayız. İnsanlarımızı çok daha iyi yetiştirmek zorundayız. Öyle kalem efendisi değil. Çocuklarımıza, evlatlarımıza sahip çıkacağız. Eğer biz çocuklarımızı iyi yetiştirirsek kalem efendisi değil, ara teknik eleman, üniversiteyi bitiren, teknolojiyi iyi kullanan, bilgisayar bilen ve lisan bilen, dünyadaki bütün bilgileri alıp onları çok iyi kullanan, çok kaliteli gençler olarak yetiştireceğiz.”

Bakanın sözlerinin teknik yorumunu yapmaya kalkarsam mantıksız ilişkileri uzun uzun irdelemek gerekecek. Örneğin Müslümanlığa bu konuşmada değinmesinin bir anlamı yok. Gereksiz bir vurgu. Tarım ülkesiyiz demiş ama biliyoruz ki Türkiye eskisi gibi tarımda üretici güç değil. Maalesef uygulanan tarım politikaları yüzünden birçok tarım ürününü dışarıdan ithal eder durumdayız. Türkiye’de üretilebilen akılınıza gelebilecek her türlü tarım ürününü Türkiye artık dışarıdan ithal ediyor. Anlayacağınız biz, tarım ülkesiyiz diyebilecek kadar da bir tarım ülkesi değiliz. Bu ülke çim bile ithal ediyor. Bildiğiniz çim, ot!

Biz ara eleman ülkesiyiz, mucit çıkaramayız!

Bakana bu konuşmayı yaptıran asıl bakış açısı şuydu: “Biz ara eleman ülkesiyiz, mucit çıkaramayız.”

Bu düşünceyi desteklerken, Müslüman bir ülke oluşumuzdan başlayarak, Müslüman olmak sanki fikir üretmeye, girişimci, mucit olmaya engelmiş gibi söylüyor. “Ara teknik eleman ülkesiyiz biz” demek, bu ülkenin mühendisleri boşuna çalışmasın, boşuna teknolojiyle uğraşmasın çünkü onlardan bir şey olmaz demektir. Ayrıca bu söz, bugüne kadar devletin Ar-Ge yatırımlarına da ters düşen bir ifade. Teknopark yatırımları, girişimci destek hibe programları, inovasyon ve fikir yarışmalarında devletin göstermiş olduğu destekler… Demek hepsi boşunaymış; bizden teknoloji çıkmaz, boşuna uğraşmayalım. 🙂

Apple gelsin Türkiye’de fabrika açsın, orada ara elaman olup köle gibi çalışalım!

Aslında bakanın demek istediği şu: Biz kafamızı çok yorup dünya markası olacağız, icat yapıp, teknoloji üreteceğiz diye boşuna uğraşmayalım. Apple gelsin Türkiye’de fabrika açsın, orada ara elaman olup köle gibi çalışalım. Zaten bu ülkenin mühendislerinden bir şey olmaz. Sonra Apple gelsin Türkiye’de ürettiği Iphone’nu bize satsın, paramız yurt dışına aksın. Biz de teknoloji üretmeyen, sürekli tüketen ve asla gelişemeyen köle bir ülke olmaya devam edelim! Kölelere hükmetmek gerekir!

Bu dayanaklarla “Biz icat yapamıyoruz.” demek, bilinçsizce söylenmiş bir söz. Ayrıca bunu tarihi kullanarak söylemek de son derece saçma. Türkler tarihi boyunca birçok işe yenilikçi yaklaşımlar getirmiş, icatlarda bulunmuştur. Trabzon gibi bir yerde insanlar pratik Karadeniz zekasıyla birçok icat da çıkarmıştır. 🙂 (Bakan bu konuşmayı memleketi Trabzon’da yapıyor.)

Kimsenin cesaretinizi kırmasına izin vermeyin. Yöneticinizin bile!

Yöneticilerimizin vizyon eksiliği veya kendi çalışanlarını tanımama ve onlardaki değeri, potansiyeli görememeleri bence en büyük eksiklikleri. Kendi ekibini tanımayan bir yönetici neyi, nasıl yönetebilir? Vizyon sahibi olmak bir lider özelliğidir. Hedef koymak, o hedef uğruna çabalamak motivasyon kaynaklarıdır. Her şeyden önemlisi de kendini bilmek ve potansiyelinin farkına varabilmektir, birey için. Bu yüzden yöneticilerinizin sizin hakkınızdaki geri bildirimleri değerlidir ve mutlaka bunları dikkate almalısınız. Ancak çoğu zaman iyi bir yönetici ile çalışamazsınız ve bu yöneticiler uzun zamandır potansiyeli sizden düşük insanlarla çalışmaya alışmış olabilirler. Size de aynı hikayenin bir parçası gibi yaklaşabilirler. Her ne olursa olsun şunu biliyorum ki yapabileceklerinizin limitini ancak siz belirleyebilirsiniz, bir başkası değil.

En zor görevler için bile “Ben bunu yapamam.” bakış açısıyla değil  “Bunu yapabilmenin yolu nedir?” bakış açısıyla yaklaşın ve asla size yapamayacağınız şeylerin söylenmesine izin vermeyin. 🙂

Kendiniz güvenin; çalışırsanız yaparsınız.

Çoğu zaman cesaretinizi kırmak isterler.

httpss://www.youtube.com/watch?v=JAsp4rn9QnM

İş Analisti Olmak İçin Nereden Başlamalı?

Son günlerde sıklıkla iş analisti olmak hakkında sorular alıyorum. Özellikle üniversitede okuyan veya yeni mezun olan arkadaşlardan gelen sorulara tek tek elimden geldiğince cevaplar yazmaya gayret gösteriyorum. Bu soruları (iş analistliği ile ilgili olanları) iletişim sayfasında özel mesajlar ile değil de BTİşAnalisti.com’daki Forum sayfasından sorarsanız cevap veriyorum. Çoğu zaman benzer sorulara benzer cevapları, tekrar tekrar yazmış olunca bu sorulara ortak bir platformda cevap vermenin daha iyi olacağını düşündüm. Böylelikle herkes bu soru ve cevaplardan faydalanabilecek.

İş analistliği hakkında sorularınız için burayı tıklayabilirsiniz.

Sıklıkla gelen sorulardan bir tanesi de şu kapsamda geliyor: “Yeni mezunum veya üniversite 3. veya 4. sınıf öğrencisiyim, henüz ciddi bir deneyimim yok. İş analisti olmak için geç mi kaldım? İş analisti olmak için neler yapmalıyım? Kendimi iş analisti olmak için nasıl hazırlayabilirim?” Bu sorular benzer ifadelerle çok geliyor. Öte yandan bu soruların sorulması çok doğal. Çünkü iş analistliğini doğrudan belirleyen belirli bir meslek yok aslında. Yani üniversiteye hazırlanan bir genç, iş analisti olmak istediğinde “iş analisti mühendisliği” bölümünü bulamıyor! Kaldı ki üniversiteliler arasında “iş analisti” pek de popüler bir iş dalı değil. Bu nedenlere ek olarak, Türk BT sektöründe iş analistlerinin önemi her geçen gün arttıkça, bu iş dalına da ilgi kaçınılmaz olarak artıyor.

İş analisti olmak için nereden başlamalıyım sorusuna cevap verirken aynı zamanda iletişim sayfasında bana yöneltilen soruları da içerecek şekilde madde madde notlar düşelim.

  1. Günümüzde başarılı bir iş analisti olmak için ihtiyacınız olan temel yetkinlik analitik düşünce yeteneği. Bu tek başına yeterli değil ama olmazsa olmaz.
  2. Hem işi hem de arkada çalışan sistemi (teknolojiyi) iyi bilmelisiniz. En az iş birimi kadar işin güncel yönelimlerine hakim olmanız, bir işi gerçekten analiz edebilmeniz için şart. Hatta o iş biriminden fazla bilin ki analizini gerçekleştirdiğiniz proje çağın gerisinde kalmasın, öncü olsun! Bu sayede iş biriminin farkında olmadığı gereksinimleri ortaya koyun, iş birimini yönlendirin.
  3. Genellikle iş analistlerinden beklenen temel görevler problemin saptanması, çözümün getirilmesi, iş gereksinimlerinin ortaya çıkarılmasıdır. İş biriminden gelen her isteği sekreter gibi not alıp analize direk eklemek iş analistliği değildir.
  4. İş analistliğine nereden başlamalıyım sorusunun cevabı şudur. Önce teoriyi kavramak gerekir. Yani mesleği anlamak. Örneğin; neden iş analistlerine şirketler ihtiyaç duyar? Bunu çalışarak başlayın.
  5. Yazılım geliştirme yaşam döngüsü içinde (SDLC) iş analistlerinin görevi vardır. SDLC gibi metadolojileri araştırmak ve büyük resmi görmek bütün sorularınıza cevap olacaktır.
  6. Üniversitedeyken iş analisti olmayı düşünüyorsanız teoride SDLC öğrenmek, pratikte stajlar ve part time çalışma olanakları yaratmak size fazlasıyla yardımcı olacaktır. SQL öğrenmek de bu aşamada yapabileceğiniz faydalı bir iş olur.
  7. Hiçbir yazılım dili bilginiz yoksa bile yazılım teknolojilerinin çalışma mantığını kavramanız gerekir. Sizden kurumsal şirketler iş analisti olarak kod yazmanızı beklemez, ancak bir kodun ve bir web servisin çalışma mantığını bilmeniz şarttır.
  8. Bir iş analisti raporlama yapabilmeli, sorgular çalıştırabilmelidir. Bunun için SQL kullanmayı bilmelisiniz. Bunu kendinize bir ödev edinebilirsiniz.
  9. Hiçbir konuda yapamazsam korkusuna kapılmayın, endişelenmeyin. Yeni mezun olduğunuzda sizden harikalar yaratmanızı değil, işi öğrenmeye yatkın olduğunuzu görmek isterler. Kendinizi geliştirmek için efor sarf etme gayretinde olmanızdır önemli olan. İşi zaten öğreneceksiniz.
  10. İş analisti olmak bir doktor gibi değildir. Yani bir çocuk doktoruysanız, çalıştığınız hastane değişebilir ancak işiniz değişmez. Ancak bir iş analisti için çalışılan sektör (domain) de önemlidir. Sektörün değişmesi, analizi yapılacak işin de değişmesi demektir. Sizin analiz yeteneğiniz, analiz yapma stiliniz sabit sizinle gider ancak, analiz edeceğiniz iş değişir. Bu yüzden bir alanda tecrübe kazanmak da önemlidir.

Not: Bundan sonraki iş analizi ve iş analistliği ile ilgili yazılarımı artık btisanalisti.com‘da yazmaktayım.

Özel Dosya: İnfografik

Üniversitede öğrenci olduğum dönemlerden beri Dünya Gazetesi‘ni takip etmekteyim. Gazeteye üye değilim ve açıkçası bu takip online ortamda olmakta olan bir takip; günde 2-3 kere www.dunya.com’a bakarım.

Ekonomi ve iş dünyası özelinde yayım yapması takip etmemdeki genel neden gibi gözükse de Dünya Gazetesi’ni benim için ilgi çekici kılan “özel dosyalar” köşesidir. Dünya Gazetesi’ni takip etmemdeki en büyük etken özel dosyalar köşesinde yayımlanan makaleler olmuştur. Bunlar ise Değişim Yelpazesi etiketiyle yayımlanan, insan kaynakları ve iş hayatı üzerine yazılan makaleler olmasıyla ilgimi çekmişti. Son dönemlerde ise Değişim Yelpazesi makalelerine ek olarak bir de  İş’im İletişim etiketiyle yayımlanan yazıları takip etmekteydim.

Reklam Bannerlarındaki Yazım Hataları Markayı Gözden Düşürür

Basiti oynamak zordur.

Oysa ben senden verileri analiz et, bana pazarlama stratejileri belirle, marka ve ürünü parlatacak yaratıcı kampanya fikirleri bul demedim.

İnternet ortamında yayımlanacak reklam bannerımız işini sana verdim. Tasarım ve reklam metni, içeriği konularıyla ilgilen istedim.

Asla seni bu kadar zorlayacak bir iş istediğimi de düşünmemiştim. Zaten her şeyi ajans hallediyor. Sen talep edeceksin, onlar yapacak.

Tek bir görevin vardı.

Ürünü kontrol etmek!

Türkçe’yi bilmek, doğru kullanmak …

Pazarlama bir iletişim ve algı konusuysa, iletişimi doğru sağlamak zorundasın.

Küçük bir hata bütün bir hikayeyi berbat edebilir.

Artık ağzınla kuş tutsan umrumda değil sevgili markam.

Birçok markanın bannerlarındaki yazım hataları ve yanlış Türkçe kullanımı, her şeyi berbat edecek boyutta müşteride algı yaratıyor.

Aslına bakarsanız reklamcılığın her ortamı için bu geçerli. Yazım ve imla hatalarının bir açıklaması ve telafisi olmaz!

İnternete reklam verme aşamasında odak nokta genelde reklamda kullanılacak kampanya ve ürün oluyor. Sonrasında ise hemen tasarıma geçiliyor. Tasarımsal konular, ve bannerda kullanılacak teknoloji belirleniyor. Sonrasında ise reklam  metninin doğru yazıldığı kafalardaki öncelik sırasında önlerde yer almıyor. Bu sebeple de buradaki örnekte olduğu gibi bir özensizlik, dikkatsizlik veya bilmemek sonucu kusurlu bir banner marka kimliğinize olumsuz etki yapıyor.

Hep demişimdir, pazarlama uzmanından tutun da süreçteki bütün iş birimlerinin dikkatsizlikleri sonucu böyle bir metin iletilmiş olabilir diyelim. Ey tasarımcı, senin böyle ürün temsil etmeye hakkın yok! Hatta belki tersi de söz konusu olabilir. Pazarlama uzmanımız, online reklam sorumlumuz hatta ajanstaki marka temsilcimizin de suçu olmayabilir. Tasarımcı, yoksa sen kafana göre metni mi bozdun?

Tasarım elbette çok önemli ama içeriği de son bir kez kontrol etmeye ne dersiniz.

denizbank-banner

Yandaki banner Denizbank’a ait. En son bununla karşılaştığım için bunu koyabildim.  Eminim ilerideki günlerde yukarıdaki bannerın yanına yeni bannerlar ekleyebileceğim.

Sizce de bu yazım hataları göz tırmalamıyor mu?

Bannerlardaki yazım hataları bu konuya duyarlı olanlar için belki şimdi fark etmeseniz de ileride ortaya çıkacak olumsuz bir algı yarattığı kesin.