Erman Akdeniz

Ürün Lideri | Fintech | Ürün Stratejisi

Köprüde Düşen Taksi Kapısı

Hayat mı çok aksiydi yoksa aksilik taksilerde miydi?

İşte aksi hayatlar takside buluşuyor!

Arkadaşlarla bir gece çıkışındayız. Buluşmuşuz, eğlenmişiz ve artık evlere dağılma vakti gelmiş.

Saat 12’yi geçmiş, hayat yeni başlamasına karşın aile baskısı, okul hayatı, düzenli uyku saati, NBA maçım var ayakları ve “abi otobüs yok 12 den sonra” serzenişleri arasında ortak bir dönüş kararı alınmıştı. Başımızdan geçecekleri bilmeden evin yolunu tutmuştuk.

İki kız arkadaşımızı, bir erkek arkadaşımız arabasıyla bırakacak, geriye kalanlar da bize emanet olacaklardı. 3 erkek, 3 kız.

Hepimiz İstanbul Anadolu yakasında oturmuş olup aynı yolun insanları moduyla birbirimize daha çok kenetlenmiştik. Bir arada olmanın verdiği muziplikle espriler havada uçuşurken, yol kenarında çöpleri toplayan amcaların garip bakışlarına maruz kalıyorduk. Pek insan yoktu sokakta. Havanın soğuk oluşu ve Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi maçının da etkisiyle caddelere olan talep azdı.

“Caddelerde rüzgar aklımda aşk var, gece yarısında eski yağmurlar…” favori şarkımızdı.

Otobüs durağına çok yaklaşmıştık ve okulda başladığımız gün, tekrar okul durağında son bulacaktı. Okul durakları her zaman dolu olur. Bizim okulun köprüden önce son durak olmasının etkisi de bunda önemli yer tutar tabii.

Saat ilerliyor otobüs gelmiyordu. Evi Anadolu yakasının Kocaeli’yle buluştuğu noktada olan arkadaş mızmızlanmaya başladıkça kızlar gülme krizine, erkekler ise arkadaşı takmaz moda girmiştik. Umursamaz tavrımızı sürdürmeye devam ettirdikçe “biriniz konuşun ya” diyerek mızmız arkadaş bir anda kahkahaya boğulmamıza sebebiyet veriyordu.

O zamanlar Bağlarbaşı semalarında oturan ben, “Oğlum -olm- saçmalama işte bize gideriz, rahat ol” diyerek olaya soğuk kanlılık getirmeye çalıştıysam da, İstanbul’da ilk yılını geçiren arkadaşımız yüzünü ekşitmiş bir şekilde derin düşüncelerdeydi.

Biz çok keyif alıyorduk. Otobüs gelmese de o durakta otursak sabaha kadar.

Otobüs gelmek bilmiyordu.

“Abi dedim ben. Motorla geçecektik Üsküdar’a.”

O saatte çekilemeyecek kadar mantıklı bir cümleydi aslında… Anne-baba telefonları çalmaya başlayınca saatin ilerlediğini hissedebiliyorduk. Arabasıyla 2 kız arkadaşımızı bırakan yiğit genç arkadaşımız telefon ederek, “oğlum neredesiniz msn’de sizi bekliyorum manyak bir şey oldu çabuk” dediğinde saat 3’ü bulmuş acilen bir taksi çevirmenin çoktan zamanı geldiğini fark etmiştik.

Sonunda o taksi gelir…

Biz bunları konuşurken minik bir taksinin önümüzde durduğunu fark ettim.

Yağmur kendini hissettirmeye başlarken gelen bu taksi oldukça sevindirmişti bizi. Mızmız arkadaşımın eve gitme umudu çoktan yok olmuş, bizde kalacağı gerçeği çoktan su üstüne çıkmıştı. Evimin konumu gereği rahat tavrımın vermiş olduğu uyuşuklukla bir an durakta tek başıma kaldığımı görür oldum.

Kızlardan tıfıl sarışın olanı -o zaman iriydi biraz- “Erman!” diyerek beni “höh noluyoruz” moduyla tekrar kendime getirmişti. O anda ne olduğunu anlayamasam da herkesin taksiye sığıştığını görmüş, kendimi yapayalnız hissetmeme engel olamamıştım.

Ben de o taksinin içinde olmalıydım. Peki ama nasıl?

Arkayı 5’lemekle hata mı yaptık?

Taksi küçüktü önde iri yarı, şoför muhabbeti hastası, espri makinası, caddelerin abisi arkadaşımız önü kapmış, taksicinin aynayı görememe tehlikesine karşın uyarılarına maruz kalmaktaydı. Önde şansımı daha fazla zorlamak istemedim. Tek çare kalmıştı ne pahasına olursa olsun ben arkaya oturacaktım ve sanırım bu sefer aynayı göremeyen taksici amca – kendisine amca dememizden çok hoşlanmıştı (: – arkayı göremeyecek, yağmurdan görüş açısının da iyi olmamasıyla riskli bir yolculuk bizleri bekliyor olacaktı.

Taksici Amca

Dışarıdan mülteci havası veren bizler içeride hava almakta zorlanıyorduk. Her şeye rağmen ben ilk ineceğim için en son benim binmem sanırım en hayırlısıydı. “Aşk işini biliyor,işini biliyor…” adlı şarkıyı içinden mırıldanan kız arkadaşımızı duyan ve bir gariplik sezen taksici amca “Allah bilir çocuklar” diyerek olaya noktayı koymuş, kafa sallayarak onaylamaktan başka çaremiz olmadığını o anda hissetmiştik.

Aslında çok matrak adamdı ama biz sanırım artık yarın için sakladığımız enerjiyi de tüketmiş, bünyemiz artık oksijensiz solunumun doruğuna varmıştı. Sonunda köprüye gelmiştik. Trafik yoktu ama yerlerdeki su birikintilerinini tekerlekle buluştuğu anda çıkan ses bir an gözlerimi açmama sebep olmuştu. Bacaklarımı kıpırdatamıyor, ayaklarımı göremiyordum. Kapıya yüzümü dayamak zorunda olmam “yağmuru izleyen çocuk ne de duygusal” havası katsa da, ne yaşadığımı “Allah bilir çocuklar” diyen amcayı anmakla açıklayabilirim sanırım.

Beklenmeyen, hayır beklenen son

Her şey güzel gözüküyordu aslında. En azından her geçen dakika sıcak yataklarımıza daha da yaklaşıyor, önde taksici amcayla muhabbeti ilerleten iri arkadaşın sesini her duyduğumda, ben indikten sonra ekibi sarıp sarmalayacak, koruyacak birinin olacak olmasını aklıma getiriyordum. Bu beni rahatlatmıştı.

O arabanın arkasına 5 kişi nasıl oturduk bilemiyorum. Anlatılmaz yaşanır cinsten.

Kimimiz kıvrılmış kimimiz koltuğa 90 derce açıyla iki bacağı üst üste gelecek şekilde yerden tasarruf edebilmemizi sağlamıştı. Bunların hiçbiri benim kapıyla sarmaş dolaş olmamı engellemiyordu.

Kapı düştü, düştü!

Bu işin sınırı kapının açılması değil miydi? Bizimki düştü işte!

Köprü üstünden geçerken kapı düştü! Kapı yerlerde!

Ben kapıya yapışık şekilde yere düşeceğimi düşündüğüm bir anda, bir elin kuyruk sokumuma yakın yerden beni çektiğini ve benim de sol kolumun önde oturan iri arkadaşın boynuna takıldığını biraz olsun hatırlayabiliyorum.

Taksici amca da olayın şokuyla ne yapacağını anlayamaz bir şekilde köprünün üstünde arabayı durdurmayı denese de bizimkiler devam etmesini istedi ve sonunda gişelere girmeden sağdaki alanda durduk.

Kızlardan biri ağlamaya başlarken diğerinde ifadesiz bir surat vardı. Ben ise herkesin yüzüne baka kalmışken, birkaç dakika ne diyeceğimi bilemedim. Olaydan yara almadan kurtulduğuma inanamıyor, köprüde kapının savrulurken çıkardığı ses kulaklarımdaki kalıcılığını sürdürüyordu.

Ben kendime gelmiştim. En azından ayağa kalkıp yürüyebiliyordum. Bu sefer ikiye ayrılarak, başka bir taksiyle olay yerinden ayrıldık. Ucuz atlatmıştım. Neyse ki kimse zarar görmemişti.

Bazen fazla cesaret ve ihmal başımıza olmadık dertler çıkarabiliyor. O günden beri bu olay arkadaşlar aramızda geyik konusu olurken, atlattığımız tehlikenin farkında olmamak elde değildi.

Sonu iyi biten her tehlike hep en iyi anılar arasındadır ya; işte bu da benim için öyle.

“Vay be” dedirtecek geçmişiniz size sohbet ortamlarında artı değer katabilir.

Her ne kadar ciddi bir tehlike olsa da yaşadığım o gece aklımda güzel bir anı olarak kalacak.

Beşiktaş’ta soğuk bir gece.

Erman Akdeniz avatarı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir