“Yağmuru severim, ıslanmak olmasa!” diyenlere hayret ederim.
Yağmur damlalarını evimizin çatısına düşerken izlemenin keyif verici bir yanı olmasa gerek.
Buğulu gözlerle –ve camlarla- dışarıdaki yağmuru izleyenler vardır. O, yağmuru yeryüzüne düşen su damlası olarak değil, belki de akıp giden hayalleri olarak algılıyor…
Şemsiyeleri sevmiyorum, sevmeyeceğim.
Yanımda şemsiye taşımam.
Doğaya düşman gibi davranmaya hiç hakkımız yok. Hele ki en büyük düşmanı biz olduğumuz halde. Her zaman yağmur yağabilecek havalarda kapüşonlu giysiler giyerim.
Bere, şapka da sevmem.
Saçlara özgürlük!
İnsan neden şemsiye kullanır?
Yağmurdan korunmaya verdiğimiz önemi başka şeylere de verebilsek.
Bugün herkesin elinde bir şemsiye. Islanmak öyle korkutmuş ki insanları vapurdan iner inmez veya caddede aniden bastıran yağmurdan sonra işporta bir şemsiye alınır.
Güneşte yanmak güzel görünümlü bronz bir tene sahip olmak içinse ve beyaz kalmak “süt gibisin tatlım” geyiklerine malzeme oluyorsa sanırım yağmurda ıslanmak da “süt gibisin tatlım” ile aynı anlamda.
Güneş varken doğa dost, yağmur yağarken düşman!
Yağmurda ıslanırken kafasını eğen insanlar sanki mahcup olmuş gibiler:
“Bu yaz tatile gidemedik bembeyazım.” diyenler gibi saçma bir gerekçeyle.
Yağmurda ıslanmak, ıslanırken keyif alabilmek, bunun bir doğa olayı olduğunu bilmek, Allah’ın bize sunmuş olduğu bir güzellik olarak görmek ve tekrar kuruyabileceğimizin farkında olmak…
Sebepsiz çırpınışlara yer olmamalı hayatta.
Yağan yağmurun ardından çıkan gökkuşağını hayal etmeli belki de.
Yağmurdan kaçarken, hayatın diğer güzelliklerinden de kaçıyor olabilir miyiz?

Bir yanıt yazın